|
Tabii ben değilim.
Gözyaşlarını hediye eden...
Ne alakası var.
Ben ağlamam.
Hele bu aralar.
Hiç!
Yaşadığımız günlerden etkilenen ve rumuzunun Derin olmasını tercih eden C. bir masal yazmış, hoşuma gitti. Sizinle paylaşayım istedim. Zaten ben Şirince yollarındayım, Sevan Nişanyan'la ilgili Selçuk, Şirince halkının nabzını yokluyorum. Size de bugünlük gözyaşlarımı yolluyorum...
***
Çok çok eski zamanlarda, Gökova'da, mini minnacık bir köyde, herkeslerden uzak bir adam yaşardı. Yapayalnız bir adam. Geçimini balıkçılık yaparak sağlardı. Nereden geldiğini, kim olduğunu bilmiyordu, zaten bunları düşündüğünde çıldıracak gibi olduğundan hiç mi hiç aklına getirmemeye çalışıyordu. Kasabaya indiğinde, kimseyle konuşmaz, tuttuğu balıkları bir adama bırakır, karşılığında da ihtiyacı olan şeyleri ondan alırdı. Bildiği tek şey vardı: İnsanlar onunla konuşmaz ve asla göz göze gelmezdi. Herkes sağır ve dilsiz olduğuna inanmıştı. Kimilerine göre deli, kimilerine göre büyücü bozuntusu bir herifti...
***
Dilsiz olmadığı bir sabah eli boş dönen balıkçıların anlattıklarıyla anlaşıldı. O gece, körfeze avlanmaya giden balıkçılar duydukları şarkılarla kendilerinden geçmiş, sabaha kadar çıtlarını bile çıkarmadan, genç adamı dinlemişlerdi. Sabah köye döndüklerinde olanları herkese anlattılar. O genç adam var ya, o genç adam, Tanrılar'ın huzurunda bile şarkı söyleyecek kadar güzel bir sese sahipti. Genç adam, bu olaydan sonra köye indiğinde insanlar ona her zamankinden farklı davrandı. Herkes, ağzından çıkacak tek bir kelimeyi bekliyordu. Ama hiç kimse onunla konuşmadığında, aynı sessizliğiyle, geldiği gibi gitti. Genç adamın şarkıları unutuldu ama güzelliği hala konuşuluyordu. Beline kadar olan saçları ve simsiyah gözleri Tanrı heykelleri gibi kusursuz bedeni, onu gören herkesin aklına başından alıyordu.
***
Günlerden bir gün dolunaylı bir gecede (dolunay varken balığa çıkılmazdı) sahilde oturmuş, kimsenin duymayacağından emin, şarkılar söylüyordu. Bir sürü sonra suda bir kıpırtı farketti. Mehtabın içinden, ayışığıyla yıkanmış gibi, ardından yakamozlar saçan bir su perisi çıka geldi. Genç adamın yaktığı ağıtla birlikte yavaşça denizin üstünde süzülüyordu. Daha genç adam ne olup bittiğini anlamadan, tekrar sulara gömülerek gözden kayboldu. Genç adam, günlerce balığa çıkmadı, her gece sahilde oturup onu bekledi. Su perisi gelmedi, taa ki bir daha ki dolunaya kadar. Bu sefer hemen gözden kaybolmamış, gün ışığıncaya kadar dans etmişti. Genç adam artık onun ne zaman geleceğini biliyordu.
***
Aradan birkaç ay geçtiğinde yine dolunaylı bir gecede tüm cesaretini toplayıp, periyi görür görmez suya daldı. Yanına kadar sessizce yüzdü. Onunla karşılaştığında ne diyeceğini günlerce düşünmüştü. Ama on an gelip de, periyle göz göze geldiğinde, hiçbir şey söyleyemedi. Su perisi genç adamı kucaklayarak suyun üzerine çıkardı ve şunları dedi:
- Sen adını bile unutmuş zavallı bir insansın. Niye böyle davranıldığını kendin bile hiçbir zaman anlayamadın. Sen o kadar güzel ölümlüsün ki, tanrıları bile aşık ettin kendine. Tanrıların kıskançlığı, senin yalnızlıkla lanetlenmenle son bulmadı. Senin dilini, gözlerini bağladılar ve geçmişini hatırlamana engel oldular. Seni gören herkesi lanetine bulaştırarak, onların da acı çekmesine neden oluyorsun. Ben de senin lanetini tadan bir yarı tanrıçayım. Asla seninle birlikte olmam. Buna izin vermezler. Ama aşkımın karşılığı olarak bugüne kadar hiçbir ölümlünün sahip olamadığı bir hediye vereceğim. Bu andan sonra aşkımızı düşünüp acı çektiğinde ama yine de seni sevdiğimi bilerek mutlu olduğunda, gözlerinden deniz akacak. Ben o gözyaşlarının tuzunda saklı olacağım...
***
Ve o gece ilk defa bir ölümlünün gözlerinden deniz aktı.
Genç adam buruk bir mutlulukla günlerce ağladı... |