|
Ayşe ARMAN
Kaç yıl var ki, karasevda lafını duymadınız? Bir örneğini görmediniz, bir öyküsünü dinlemediniz? Muhtemeldir ki, bazı ailelerde geçmişe yönelik böyle hikayeler vardır. Büyük dayılar, amcalar, büyük teyzeler, halalar aşka kurban gitmişlerdir.
Karasevdaya tutulanları bile vardır. Aşk yüzünden ince hastalığa tutulanlar. Vardır elbette. Ama bunların hepsi eski öyküler. Bu çağda kara sevda? Galiba biraz fazla. Artık aşkın hastalık hali kimse için geçerli değil... Diye düşürken 23 yaşındaki Cem ile tanışıyoruz. Cem İletişim mezunu, Türkiye'nin en iyi hacker'larından biri olarak tanınıyor. Biraz sonra siz de tanışacaksınız. Adı Cem değil tabii. İsimlerin, şehirlerin adları değiştirildi. Ona zarar vermek istemeyiz değil mi? Fotoğrafı da çekilmedi. Sadece Ergün Gündüz temsili bir illüstrasyon yaptı. Böylelikle ortaya farklı bir röportaj denemesi çıktı.
En başından başlayalım. Başak'la nerede nasıl tanıştınız?
- Üniversitenin ilk günü, anfide. O koca sınıftaki herkes ürkekçe birbirine bakıyordu, hoca tek tek isimlerimizi soruyordu. Sıra ona geldi, ‘‘Adım Başak. İzmirliyim’’ dedi. Gerisi geldi. Okey oynamalar, tavla oynamalar, birlikte gezmeler, yemek yemeler derken çok yakınlaştık. Bir gece de otogara gittik, Başak'ın ailesinin İzmir'den yolladığı film afişlerini almaya, ben fırlamalık yapıp, Ankara'ya gidelim dedim. Gittik. Döndüğümüzde sevgiliydik...
Sevgili oldunuz da ne oldu?
- Gittikçe büyüyen bir aşkın içinde bulduk kendimizi. Bu kadar yoğun ve derin bir şeyi hiç yaşamamıştım. Herkes bizi tebrik ediyor, çığlıklar atıyordu. İki hafta sonra yanıma taşındı. Önüne geçemedik. Kendiliğinden oldu. İkiz gibiydik. İnanılmaz bir duygu yoğunluğu. İki değil, kocaman bir beyindik. Hayatım boyunca kimseyle o kadar çok konuşmadım ben. Ölene kadar konuşursun ya. Konuşmadan anlaşırsın ya. Ne düşündüğünü, nereye baktığını bilirsin ya, öyle. Farklı kitaplar okuyorduk, farklı filmler izliyorduk, her konuda aynı düşünmüyorduk, ama mucizevi bir şekilde hep bir uzlaşma yolu buluyorduk.
Devamı nasıl geldi?
- Herkesten soyutlandık. Sadece biz ikimiz kaldık. Nasıl olsa birbirimize yetiyorduk.
Dünyada sizden başka kimse yoktu yani.
- Hayır, zaten ihtiyaç da yoktu. Kendi yarattığımız o dünyada iki kişi şahane yaşıyorduk. Bir yıl bile dolmadan bütün çevremiz, arkadaşlarımız sıfırlandı.
Bu durumda bir tuhaflık yok muydu sizce?
- Kim takar başkalarını? Beni en çok onu kaybetmek korkutuyordu. Ne lise arkadaşlarım, uğraşlarım, çalıştığım radyo ne de okuldaki kız arkadaşlarım... O kadar koyu bir aşktı ki. Gerisinin hiçbir önemi yoktu. ‘‘O kıza baktın, gördüm işte’’ diye üzerime geldiğinde yatıştırıyordum onu. Normal bir kıskançlık olarak değerlendiriyordum. Ben kıskanmıyordum. Bu defa da üzerime beni hiç kıskanmıyorsun diye geldi. Önce numaradan kıskanmaya, sonra gerçekten kıskanmaya başladım. Birlikte yaşamak için kurduğumuz oyun gerçek oldu... Aynı anda dişlerini fırçalıyorsun, aynı anda okula gidiyorsun, aynı anda derse giriyorsun, aynı yemekleri yiyorsun, aynı anda aynı yatağa giriyorsun, tuvalete bile birlikte gidiyorsun. Sadece karşındakinin beyni, kalbi, bedeni, ruhu. Başka hiçbir şeyin önemi yok.
KENDİMDEN VAZGEÇTİM
Peki kurduğunuz ortak gelecek ne kadar gerçekçiydi?
- Ne bileyim, bu iki kişilik dünya hep devam edecek zannediyordum. Salakça belki ama öyle düşünüyordum. Okul bitince bir süre İzmir'de yaşayacaktık, sonra da İstanbul'a taşınacaktık. Evleneceğiz filan. Televizyon, bilgisayar, tencere, tava, yatak, halı gibi bir dolu şey almıştık. Kim tutardı bizi...
Onun için nelerden vazgeçtiniz?
- Kendimden vazgeçtim. Benliğimden, kişiliğimden. O bana bırak demedi, ama kıskanmasın diye radyodaki dinleyicilerimden. Haklıydı, kimsenin beni ondan daha fazla sevebilmesi mümkün değildi.
Gerçek hayat başlayınca ne oldu?
- İzmir'e döndük. Ben ailemle, o babasıyla yaşamaya başladı. Fakat ben İstanbullu olduğum için kimseyi tanımıyorum, İzmir'den de çok hoşlanmıyorum. Yok çünkü arkadaşım. Zaten hayatımda Başak'tan başka kimse yok. İlk birbuçuk ay her şey çok güzeldi. ‘‘Arkadaşımda kalacağım’’ diye babasından izin alıyor, bir pansiyonda kalıyoruz. Derken o bir televizyon kanalında çalışmaya başladı. Ondan sonrası kabus! Görüşememeye başladık. Aramıza her iki anlamda mesafe girdi ve benim hastalığım artmaya başladı.
Bu hastalık da nereden çıktı?
- Radyoda sürekli yüksek sese maruz kaldığımdan, zaten kulak tembelliğim vardı. Ama sorun yaratmıyordu. En azından telefonla konuşabiliyordum. Ne zaman Başak'la iki kişilik dünyaya girdik ve yavaş yavaş herşeyden koptuk, ondan sonra rahatsızlık ilerledi. Olsun Başak vardı. Ben onun sayesinde dış dünyayla iletişim kurabiliyordum. Bir tek onun sesini algılayabiliyordum. Okul bitti, o çalışmaya başladı, aramıza soğukluk girdi, ben hiç duyamaz oldum. Artık sağırdım!
Bu hastalığın Başak'ın değişen tavrıyla birebir ilgisi var mı?
- O benden uzaklaşınca yapayalnız kaldım. Belki daha da ileri boşlukta asılı kaldım. Her şeyimi kaybetmiş gibi oldum. Oysa birimiz ayrılmaya kalkarsak, öteki kendini öldürecekti, böyle sözler vermiştik birbirimize. Hayatımın anlamı yok oldu. Çalışayım dedim, cesaret edemedim, sağırım çünkü. Bari iyileşeyim sonra işe gireyim dedim. Ama öyle olmadı işte, bu hastalık kulaklarımla sınırlı kalmadı...
BENİ NİYE ALDATSIN Kİ?
Nasıl yani? Ne oldu?
- Önce ayaklarımın altında bir ağrı başladı. Geçer zannettim. Başak'la mesajlaşamadığım zamanlar arttıkça ağırlar da artmaya başladı. Ağrı kesiciler işe yaramıyordu. Sonra baş parmaklarıma sıçradı. Gün geldi, ellerimi hissedemez oldum. Ne bardak tutabiliyorum ne de başka bir şey. Kilitleniyorlar. Ve sonra diz kapaklarım. Artık yürüyemiyordum da. Öylece yatakta yatıyorum. Kötürüm gibi bir şey yani. Doktor doktor, hastane hastane dolaştık. Ben zannediyorum ki, ameliyat edecekler, herşey bitecek, iyileşeceğim. Ne dediler biliyor musunuz? ‘‘Yavrucuğum senin bir şeyin yok. Psikiyatrik. Kız arkadaşını koluna tak, dolaş, bir şeyin kalmaz.’’ İyi de bedenimde öyle bir ağrı var ki 50 saat, 55 saat uyuyamıyorum. Nasıl biliyor musunuz? Sıcak duşun altına giriyorum, annem babam beni duşun altında sızmış buluyor.
Ailen nasıl tepki gösterdi peki?
- Kahroldular. Aylarca sürdü çünkü. Çoraplarımı bile annem giydiriyordu. İzmir olmadı, İstanbul'a gidelim bari dedik. Fırsattan istifade ettim, Başak'a mesaj çektim. Yarın şu saatte otobüsle gidiyorum diye. Gelir zannettim. Bekledim, gelmedi. İyice dibe vurdum. Annem, ‘‘Oğlum hayatında başka biri olmasın bu kızın’’ dedi. İsyan ettim, saçmalama, mümkün değil. Sonunda kendimi Bakırköy Nevroz Hastalıkları Polikliniği'nde buldum. Düşünen adam heykelinin yanında. Tanı da kondu nihayet: Depresyon. Tamam da, ağrılar ne zaman sona erecek diyorum, sen kendini ne zaman iyi hissedersen o zaman diyorlar. Sakatlanmış bir köpek gibiydim.
Bu kadar dibe vurduktan sonra ne oldu?
- Daha da kötü oldu. İstanbul'da bir internet cafe'de Başak'ın kullanıcı adını mail adresine yazdım, şifresini tıkladım: Yaşasın, sadece benim ona yolladığım mail'ler vardı! Önce rahatladım, sonra annemin söylediklerini hatırladım, aklıma kurt düştü, bir de şu çöpüne bakayım dedim. İnanılır gibi değil! ‘‘Aşkım’’ diye başlıyordu mail, ‘‘Seni çok özledim...’’ Kimdi bu aşkı? Kimdi bu özleyen? Beyaz duvara bakıp kilitlenip kaldım. Konuşamıyorum, göremiyorum, duyamıyorum. Tekrar hastaneler, tekrar iğneler, tekrar röntgenler vesaireler...
Beyniniz bu duruma karşı bir savunma mekanizması geliştiremedi mi?
- Geliştirmez mi? Ben zannediyorum ki, aramızda bir soğukluk var o kadar. Elbet bir yerden yeniden ateşlenecek ve her şey düzelecek. Evet, biraz uzak düştüm ama Başak beni seviyor, niye aldatsın ki? Zaten o mail de yanlışlıkla gelmiştir. Böyle bir şey olsa herhalde ilk bana söyler. Kısacası her şeyi ama her şeyi dibine kadar reddettim.
Peki sizce neden yaşadınız bunları?
- O benim zannettim. Onu sahiplendim. Hata! Yok öyle bir şey, kimse kimseye ait değil, olamıyor. Sonuçta ben çok ama çok acı çektim.
Siz Başak'ı bu kadar çok seviyorsunuz diye o da sizi sevmek zorunda mıydı?
- Hayır ama bu konuyu düşünmemeye çalışıyordum. Feci bir köşeye sıkışmışlık duygusuydu bu. Aldatılmışlık duygusu.
TESLİM OLAMIYORUM
Peki onun hakkı yok muydu bir başkasını sevmeye?
- Tüm o acıları çekerken sorsaydınız ‘‘Hayır yok’’ derdim. En azından bana karşı dürüst olması gerekiyordu derdim. Ama soru şimdi geldiğine göre: Her zaman herkesin bir başkasına aşık olma ihtimali var. Hakkı da. Zaten bu hak hukuk meselesi değil. Ne yazık ki ne bir erkek bir kadına, ne bir kadın bir erkeğe ait olabiliyor. Böyle olduğunu varsayıyoruz ama değil.
Oyunun kurallarını bilmediğiniz için mi bu acıları yaşadınız?
- Komik belki ama bir insanı kendimden bile çok sevdiğim için bu acıları yaşadım.
Sizin sevdiğiniz Başak gerçek miydi, yoksa kafanızda yarattığınız bir Başak mıydı?
- Haklısınız, galiba benim yarattığım bir varlıktı.
Bu ilişkinin hastalık dışında sizde bıraktığı bir hasar var mı?
- Güvensizlik. Feci halde. Kimseye kolay kolay güvenemiyorum. Teslim olamıyorum, kendimi bırakamıyorum.
DÜŞMAN KENDİ BEYNİM
Biraz acayip bir soru olacak ama niye ona değil de, kendinize zarar verdiniz?
- Bilinçaltı. Bunu ben yapmadım ki. Kim acı çekmek ister? Elimde değildi. Düşman, önce Başak'tı. Terapiler sonucunda şu anda savaşmam gereken kişinin o olmadığı ortaya çıktı. Savaşmam gereken kişi, benim kendi beynim! Bir daha kimse bana bu kadar çok acı çektiremeyecek. Son terapide ayrıca bir duygusuzlaşma yaşadığım da ortaya çıktı. Hüzün, sevgi, heyecan ve benzeri duyguları artık çok hissedemiyorum. Doktorum bana ‘‘En son kime acıdın?’’ diye sordu. Vallahi iki gün düşündüm, bulamadım.
Bütün bu hikayeden sonra aşk hakkında ne düşünüyorsunuz?
- Eğer yaşadıklarım aşksa kimse yaşamasın! |