|
ŞİMDİ hafızam beni yanıltıyor olabilir. Ama galiba 1957 veya 58 yılıydı. O küçücük meydan hálá gözümün önünde.
Bir köşesinde Mustafa Nafiz Delen'in kırtasiye dükkánı var.
Karşı köşeyi Durmuş Yaşar'ın boyacı dükkánı tutmuş.
Mustafa Nafiz'in kırtasiye dükkánında çırak olarak çalışıyorum.
Yaşım 8 veya 9...
Öğleden sonralarının tembel saatlerinde dükkánın önünde gırgır yapılıyor.
Daha doğrusu gırgırı büyükler yapıyor, ama malzemesi biz çıraklarız.
* * *
Yan tarafta Musevi bir manifaturacı var.
Dünya iyisi bir insan.
Ve onun benim yaşımdaki oğlu.
İşte öyle tembel bir İzmir öğle sonrasında büyük kalfalar, manifaturacının oğlu ile beni tahrik edip güreştirmeye çalışıyorlar.
Sıska bir çocuğum.
Kollarım çöp gibi.
Bacaklarım onlardan da cılız.
Ve beni bir Yahudi çocuğuyla güreştiriyorlar.
Güreşiyoruz. Manifaturacının oğlu, beni alıp bir güzel yere vuruyor.
Bir Yahudi çocuğuna yeniliyorum. Gururum yerle bir.
Kalfaların, komşu dükkánların çırak çocuklarının sessiz ‘‘dalga geçişleri’’ neredeyse kulaklarımı sağır ediyor.
Dükkánın arka tarafına kaçıp, hıçkıra hıçkıra ağlıyorum.
* * *
Hıncımı bir yerlerden çıkarmam lazım.
O akşam, etraf karardıktan sonra komşu manifaturacının dükkánının duvarını gözüme kestirip, işemeye başlıyorum.
Benim intikamım böyle. İşte o sırada kemikli bir el kulaklarıma yapışıyor ve serbest bir hortum gibi kalan çişim, üstüme başıma sıçrıyor.
Yahudi manifaturacı kızgınlık ile ayıplama arası bir tonla bana bağırıyor.
Aynı gün ikinci hezimet...
Ve o hırsla, yapılacak en son şeyi, daha doğrusu yapılmayacak şeyi yapıyorum.
Doğru babama koşup, ‘‘Yahudi manifaturacı beni dövdü’’ diye şikáyet ediyorum.
Babam koşarak geliyor. Aralarında münakaşa başlıyor.
Neyse ki, iş yumruklaşmaya varmadan, mesele anlaşılıyor.
Ve ben bir şaplak da rahmetli babamdan yiyorum. Ama öyle okkalı bir tokat değil. Terbiye edici küçücük bir şaplak...
Bu benim ilk hayat bilgisi dersimdi.
‘‘Bir... İnsanlarla yarışırken ırkçı önyargılara sakın güvenme. O önyargılar sana pahalıya patlayabilir.’’
‘‘İki... İnsanlara bir şeyi şikáyet ediyorsan, gerçek nedenini de söyle...’’
* * *
Yıllar geçti...
Ama hayat bilgisi dersleri bitmedi.
1986 yılında Erol Simavi, beni Hürriyet Gazetesi'nin ‘‘Yayın Koordinatörlüğü’’ne getirdi.
O güne kadar üç kişiye yöneticilik yapmış değilim.
Sadece kendimi yönetmişim, o bile şüpheli...
Ama bana yetki verilmiş ya, görmemişin oğlu olmuş misali onu kullanmaya kalkıyorum.
Adımın gazetenin tepesine yazıldığı gün, merdivende Başyazar Oktay Ekşi'ye rastlıyorum.
Ve hiç yapılmayacak bir şeyi bütün patavatsızlığımla yapıyorum:
‘‘Oktay Bey, yazılarınızı önceden görebilir miyim?’’
Oktay Bey bir basamak yukarıda.
Durup bana bakıyor. Yüzünde hiç unutmadığım bir ifade var.
Ama öyle kızgınlık falan değil.
Belli ki, bunun tecrübesizlikten kaynaklanan bir patavatsızlık olduğunu fark etmiş.
Sadece iki kelime söylüyor:
‘‘Hayır göremezsin...’’
Zaten o iki cümle bile bana yetiyor.
* * *
Elli dört yıllık hayatımdan geriye baktığım zaman şunu görüyorum.
Benim karakter siluetimi ilkokulda iki dersten aldığım notlar çizmiş.
‘‘Hayat bilgisi’’ ile ‘‘hal ve gidiş.’’
Her ikisinden de notlarım pekiyiydi.
Ama ‘‘hayat bilgisini’’ işte böyle tecrübelerle, hayat dersleriyle öğrendim.
‘‘Hal ve gidiş’’im ise anadan doğmaydı ve alın yazısı gibi ruhuma işlenmişti.
Devlet okullarında ona hep ‘‘Pekiyi’’ notu verdiler.
Hayat okullarında ise muhtelif.
Kimine göre yıldızlı pekiyi, kimine göre ‘‘Orta’’.
Kimine göre ise fena halde sınıfta çakmışım.
Ama ne yapalım, hayatta herkesin hal ve gidiş notu farklı.
Kimine göre öyle, kimine göre böyle... |