Kanat Atkaya: Arabaya dokun bana dokunma Kanat ATKAYA
Pazartesi günü, klasik şuursuz zap turum sırasında, pek sık rastlanamayacak bir manzarayla karşılaştım.
Ellerine beyaz eldiven giymiş bir grup genç insan, bir otomobilin etrafında dönüyor ve yüksek sesle şarkı söylüyordu.
Bir John Waters filmi kadar olmasa da insanı ciddi şekilde sarsan bu görüntüye anlam veremedim...
Niye o otomobilin etrafında tuhaf bir ayindeymiş gibi dönülüyordu mesela.
Niye ellerini otomobilden bir an olsun çekmiyorlardı.
Niye otomobil etrafındaki tur esnasında Atilla Taş da olay mahaline geliyor ve ‘‘Amerikalılar 5 gün kaldılarsa, bir 1 hafta kalırız arkadaşlar. Türk'ün bileği bükülmez’’ diyor ve derin manasını çözemediğim bu sözün ardından ‘‘Bir Japon'u Seviyorum’’ şarkısını söylüyordu?
Niye ellerine beyaz eldivenler giymişlerdi?
Niye ama, hakikaten niye?..
*
Panik halde Topesto'yu aradım ve ‘‘Sen de böyle bir şey görüyor musun televizyonda? Yoksa, akşam yediğim yemeğin içine biri halüsinatif bir dalga filan mı kattın?’’ diye sordum.
Soğukkanlıdır arkadaşım...
‘‘Böğürüp durma da dinle!’’ dedi ve olayı özetledi.
Bu da ‘‘Biri Bizi Gözetliyor’’ gibi birşeymiş...
Elini otomobilin üstünde en uzun süre tutan kişiye otomobili hediye ediyorlarmış.
Seyretmesem benim için daha iyi olurmuş.
Sinir yapımız buna müsait değilmiş...
Bilenle bilmeyen tabii ki bir olmuyor.
Olayın bu derin boyutunu öğrendikten sonra daha ciddi seyretmeye başladım.
Altta nal kadar bir saat var.
Boşluğa doğru akıp giden zamanı bu saat sayesinde görebiliyorsunuz.
Son baktığımda, yani perşembe sabaha karşı filan, iki kişi kalmıştı.
Bir tane hep spor yapan arkadaş, bir de kendi kendine şarkılara eşlik eden kız.
Sabahın 5'inde, bir otomobil etrafında birbirleriyle konuşmadan dikilip duran iki genç insan, tabii ki enteresandı.
Hangisi kazandı bilemiyorum.
Ama pazartesi yenisi başlayacakmış, onu öğrendim.
Topesto, ‘‘Baba bu ekibi gördükten sonra BBG'deki insanlarla; bir 'feylesof' Eray'la, 'yakışıklı' Melih'le, 'hiperaktif' Sinan'la samimi dost olabileceğimi bile düşündüm bir an’’ dedi.
‘‘Çılgın olma’’ dedim.
‘‘Olmam’’ dedi...
*
Sonra...
Sonra, Riko The Şişko (Bunu yazdığım için canıma okuyacak ama elimde değil...) aradı ve ‘‘İçilecek bira durumu hakkında bilgi alacaktım’’ dedi.
Ben de ‘‘Henüz birahane olarak hizmet vermiyor güzide tesisimiz, fakat sana bir dost işi yaparız’’ dedim.
Neticede evde toplanıldı.
Riko öncelikle, benim dışımda -Cihangir'in şarküteri ürünleri bağımlısı sokak kedileri de dahil- kimsenin yemediği özel makarnamdan iki tabak yedi.
Sonra biralanmaya başladık.
Ama bu sırada anlatmadan geçemeyeceğim bir hadise yaşandı.
Hayatım boyunca, en çok sehpaya kafamı çarparak yaralandığımdan (özel bir yeteneğim veya taktiğim yok ama çok kanlı bir çocukluk devresi geçirdiğimi söyleyebilirim) evde sehpa bulundurmuyorum.
Benim belli bir küçük düzenim var ve sehpasız da gayet güzel yaşabiliyorum.
Ancak, eve sehpa veya zigon her ne haltsa o şeye bağımlı normal insanlar geldiğinde problem oluyor.
O zaman da önlerine sehpa niyetine bir sandalye koyuyorum.
Aynı şeyi Riko'ya da yaptım.
Ve herif direkt ayaklarını uzattı sandalyeye.
Kendimi bir anda beyzadenin rahatını sağlamaya çalışan sefil bir köle gibi hissettim.
‘‘Onu kül tablası, bira vesaire koy diye getirdim buzağı’’ dedim.
‘‘Ne bileyim, rahat geldi’’ dedi.
Topesto, ‘‘İyi ki herifin önüne tuvalet kağıdı bırakmadın’’ dedi, güldük.
*
Sonra hayatın en lüzumsuz konuları üzerine konuştuk.
Sonra bu yazın mayo- bikini mankenlerinden en iyisi hangisi onu belirledik (Meraklısına not: Kom'unki yılan gibi bir şey...)
Sonra ‘‘Untouchables’’ seyrettik (Bu yazı içinde en çok, 'sonra' geçen yazı olarak tarihe geçecek...)
Sonra, sonrası ne olacak, sessizce dağıldık...