Öğrenci Derviş Papandreu’ya ne sordu Faruk BİLDİRİCİ
BİLMEDİĞİNİZ KEMAL DERVİŞ-1
60'lı yılların sonu. Dünya gençliğinin 1968 rüzgarlarıyla sarsıldığı yıllarda Londra Türk Öğrenci Federasyonu Başkanı olan genç, London School of Economics'te bir konuşma yapan Andreas Papandreu'yu dinliyor. Henüz 18 yaşında. Son derece aktif ve ateşli. Yıllar sonra CHP'nin yayın organı ‘‘Özgür İnsan’’da yayınlandığı bir yazıda, Papandreu'nun o konuşmasına değinecek olan bu genç, Kemal Derviş'ten başkası değil.
Askeri darbe sonrasında ülkesinden kaçmak zorunda kalmış bir liderdi Andreas Papandreu. Dünyanın en prestijli iktisat fakültelerinden biri olan Londra İktisat Fakültesi'nin (London School of Economics) öğrencilerine, Yunanistan'da darbe sonrasında yaşananları anlatıyordu.
Papandreu'nun ateşli konuşmasını bitirmesinin hemen ardından bir genç ayağa fırladı:
- Nisan darbesinden Amerika ne ölçüde sorumludur?
Amerika'nın darbeye katkısı konusunda elbette bir fikri vardı. Ancak Papandreu, onu yanıtlarken diplomatik bir üslup kullanarak sorunun farklı boyutlarına dikkat çekti:
- Amerika'da bazı çevrelerin ve Merkezi Haberalma Örgütü'nün (CIA) körükleyici tutumu olmasaydı darbe gerçekleşmezdi. Ancak bazı başka çevrelerle ve bu arada dışişleriyle ilişkilerimiz iyi sayılabilirdi. Amerika'yı homojen bir güç olarak göremiyorum. Bazen bir kolu öbür kolunun yaptığının tersini yapıyor.
1967 sonbaharında, Papandreu'ya bu soruyu soran genç, Kemal Derviş'ten başkası değildi. Henüz 18 yaşındaydı. Aktif bir gençti, dünya gençliğinin 1968 rüzgarlarıyla sarsıldığı o yıllarda, Londra Türk Öğrenci Federasyonu başkanıydı.
EKONOMİK ÖNGÖRÜLER
Derviş, geleceğin Yunanistan Başbakanı Papandreu'nun verdiği o yanıttan etkilenmişti. Yıllar sonra yazdığı bir yazıda bile Papandreu'nun o değerlendirmesini anımsadı:
- Bu sözlerin gerçekliği elbette tartışılabilir. Amerika'yı çok iyi tanıyan bir politikacı ve bilim adamının sözleridir ve gerçek payı taşıdıkları kanısındayım.
Yazının, CHP'nin yayın organı ‘‘Özgür İnsan’’da yayınlandığı Aralık 1975 tarihinde, Şili'de Allende iktidarının Pinochet komutasındaki askerler tarafından devrilmesinin yankıları hala sürüyordu. Daha önemlisi, Türkiye, 12 Mart 1971 askeri müdahalesinin etkilerinden henüz sıyrılamamıştı.
Derviş, ‘‘Ara rejimi sorunlarından iktidar sorunlarına’’ başlıklı yazısında Papandreu'nun sözlerinden hareketle, sol güçlerin demokratik ortamda iktidara gelip gelemeyeceğini tartışıyordu:
‘‘Dış müdahalenin kesin niteliği ne olursa olsun, bir teoriye göre, dış güçler o kadar güçlüdür ki, barış ve özgürlük içinde az gelişmiş bir ülkede sol bir iktidarı yaşatmanın olanağı yoktur. Şili örneği bunun son kanıtı olarak benimsenmektedir. Bu görüşü aşırı buluyoruz.
Yanlışlığını kanıtlamak güçtür çünkü kabul etmek gerekir ki, bugüne dek az gelişmiş bir ülkede sol, demokratik bir ortamda, uzun bir süre için sağdan iktidarı devralamamıştır.
Fakat bu, teorinin geçerliliğini de kanıtlamaz. Her şeyi her zaman dış müdahaleye bağlamak, hem dış güçlerin gücünü abartmaktadır, hem de sağlam ulusal bir hareketin gücünü ve olanaklarını küçümsemektedir.’’
Derviş, ‘‘halkçı solcu iktidarların yıkılmasındaki ana etkenin ekonomik bunalım’’ olduğunu savunuyor, o nedenle de CHP'nin iktidar hazırlığında ekonomik bunalıma karşı önlemlerin de belirlenmesi gereğine dikkat çekiyordu. ‘‘Demokratik sol iktidarı devralınca GERÇEKTEN EKONOMİK DÜZENİ DEĞİŞTİRMEĞE YÖNELİRSE, kapitalist üretim ve birikim mekanizmasının aksamadan sürmesi olanaksızdır’’ diyerek böyle bir durumda yaşanacakları anlatıyordu:
‘‘..Ekonomik üst yapıya genel bir güvensizlik ve tedirginlik egemen olur. Yatırımlar yavaşlar, yeni girişimler ertelenir, sermaye kaçmağa başlar.
Tersine halk yığınları heyecan ve umutla doludur. Sabırsızlıkla beklenen günler gelmiş gibidir. Emek ve emeğin ürünü değerlenecek, ihtiyaçlar karşılanacak, özlemler gerçekleşecek. Devletin de desteğiyle ücretler hızla artmağa başlar, toprak ürünleri fiyatları cömertce desteklenir, devlet memurlarının maaşları arttırılır. Artan gelirlerin ve gerçekleşmeğe başlıyan umutların itici gücüyle tüketim mallarına talep hızla artar. İlk aylarda bunalım kendini belli etmeyebilir. Stoklar erir, kapasite zorlanır. Ancak çok zaman geçmeden talepler karşılanamaz olur.’’
UMUDU ECEVİT'Tİ
Derviş, ayrıntılı olarak aktardığı ‘‘bunalım senaryosu’’nun Türkiye'de gerçekleşmeyebileceği inancını vurguluyor; bunu da CHP lideri Bülent Ecevit'in ‘‘hassas dengeyi sağlayabilecek kişiliği’’ne bağlıyordu:
‘‘..hem Türkiye'nin yapısı, hem de Türkiye'deki demokratik sol hareketin niteliği ve liderinin ısrarla ortaya koyduğu çizgi, CHP'nin çalışan halkla elele tehlikeyi atlatıp, engelleri aşıp, tüm gelişmekte olan ülkelere örnek olacak bir deneyi başarıyla sürdürmesine yol açabilir. Başarı biraz da hazırlılıklığımızın derecesine bağlı olacaktır.’’
O dönemde bir akademisyen olan Derviş, bir yandan da CHP Genel Başkanı Bülent Ecevit'in siyasi danışmanlığını üstlenmişti. CHP içinde İsmet İnönü'ye karşı mücadeleye başladığı yıllardan beri Ecevit'e hayrandı; İnönü taraftarı babası Rıza Derviş ile bu yüzden çok kez tartışmış, masayı terkedip kalkmıştı.
Aradan geçen yıllar Kemal Derviş'in Ecevit hayranlığını azaltmamış, tersine artırmıştı; bu yaklaşımı ‘‘Özgür İnsan’’daki her yazısına da yansıyordu. Mayıs 1974'teki, ‘‘Gelir dağılım ve kalkınma hızı’’ başlıklı yazısında da Ecevit'in soğukkanlı çabalarını övüyordu:
‘‘..sabırsızlığın ve insafsızlığın da zamanı değildir. Tehlikeli bir uçurumu demokratik sol hareketin ve liderin soğukkanlı çabası sonucunda henüz yeni atlattık.
Gelir dağılımında adaleti hızlı bir büyümeyle özgürlük ortamı içinde gerçekleştirebilmiş ülke yok gibidir ve bunun bir nedeni de bu amaçları birlikte gerçekleştirecek ekonomik stratejinin ve toplumsal sentezin dünyada henüz yeni oluşmasıdır.
Türkiye'deki hareket ve deney öncü durumundadır. Cesaretin etkinliği bilinçli bir sabırla süreklilik kazanmasına bağlı, devrimciliğin de başarısı, ulusal ve uluslararası ortamı doğru değerlendiren tutarlı bir gerçekçiliğe dayanmasına bağlıdır.’’
YOLLAR AYRILIYOR
1974-1976 yıllarında ‘‘Özgür İnsan’’a yazdığı yazıların çoğunda Ecevit övgüleri göze çarpan Derviş, bir yandan da dünyadaki siyasal sistem tartışmalarını yakından izliyordu.
Çek iktisatçı ve devlet adamı Ota Şik'in, ‘‘Üçüncü yol için öneriler’’ adlı kitabının ‘‘toplumcu kesimde dikkatle okunması’’nı öneren Derviş'in, ‘‘merkezi planlamayı bütün sorunları kendiliğinden halledecek sihirli bir değnek olarak gören anlayışın etkisini yitirmesi gerektiğini’’ Nisan 1975'te vurgulaması dikkate değerdi.
Derviş, ‘‘CHP'nin Batı Avrupa anlamında sosyal demokrat bir parti olmasını’’ istiyordu. Ancak Derviş, Amerika yıllarında giderek CHP'den koptu. Büyük umutlar beslediği Ecevit, iktidar yıllarında beklentilerini boşa çıkarmış, Türkiye, tarihinin en büyük ekonomik krizlerine sürüklenmişti.
1994'te, Cem Boyner'in liderliğindeki Yeni Demokrasi Hareketi'nin kuruluş çalışmalarında yer alması da Derviş'in, Ecevit ile yollarının ayrıldığının göstergesiydi...
YARIN: KEMAL DERVİŞ'İN ANKARA YILLARI
Önce halkın dertleri demişti
Derviş, Bülent Ecevit'in, Erbakan ile koalisyon kurarak ilk kez başbakanlık koltuğuna oturmasının hemen ardından Mart 1974'te yazdığı ‘‘Halkçı ekonomiye yönelirken’’ başlıklı yazıda ‘‘Ekonomik güçler arasında tutucu dengeyi yansıtan, ters işleyen bir sosyo-ekonomik düzen devralındığını’’ vurgulayarak, şu değerlendirmeyi yapıyordu:
‘‘Demokrasiyi benimsemiş Türkiye'de yeni düzeni ve toplumda yeni güç dengesini oluştururken, eski düzeni birkaç aylık çok kısa bir süre içinde kökünden değiştirmeğe özenmenin, toplumu temelinden sarsmanın, geçiş döneminde üretim ve yatırım faaliyetlerini altüst etmenin, ne olanağı ne de yararı vardır.
Tersine, ani ve şiddetli şokların etkisinde ekonomi ürün verme gücünü yitirirse, özgürlüğü ve halk egemenliğini ortadan kaldırmak isteyen karşı güçlere yol açılmış olacağı dünyada çeşitli deneylerle belgelenmiştir.
Bu yüzden mevcut düzenin sosyal verimliliğini artıran, ekonominin ürün verme gücünü geliştiren, ekonomik yapıyı düzelten tedbirlere gerek vardır. Bunların başında fiyat artışlarını sınırlıyacak bir para ve dış ticaret politikası gelmekte, sonra istihdamı destekleyen, tarımda verimliliği arttıran, vergi kayıplarını önleyen, yeterli enerji sağlayan, büyük kentlerin konut, çevre, ulaşım sorunlarına eğilen politikalar sıraya girmektedir.
Bu sorunların tümü, ekonominin verimliliğini tehdit eden ciddi darboğazlar yaratma eğilimi gösteren sorunlardır. Onarıcı bir yaklaşımla bu sorunlara öncelikle eğilmek yararlı ve gereklidir.
Kısa dönemde halkın günlük yaşantısını tazeleyecek ve dertlerini dindirecek bu çeşit tedbirlerdir. Ancak bu gerçekler düzeni değiştirecek girişimlerin zorunluluğunu unutturmamalıdır.’’