21 Ocak 2001,
Pazar
 İnsan Kaynakları
 
 Piyasanet
 Teknonet
 Astronet
 Kültür Sanat
 Şehir Rehberi
 Bulmaca
 Seri İlanlar
 
 Üniversite Rehberi
 
 
 E-mail

Ertuğrul Özkök: Ensemdeki Kızıl Ordu mangası





Ertuğrul ÖZKÖK

1988 yılının soğuk bir kış günüydü. Vakit geceyarısına doğruydu. Moskova'da Dışişleri Bakanlığı binasının önündeydik.

Hani savaş sırasında Alman esirlerine inşa ettirilen ve Sovyet zevksizliğinin sembolü olarak kabul edilen o ‘‘Stalin Baroku’’ binalardan birinin önünde.

Mehmet Ali Birand 32'nci Gün programı için çekim yapıyordu.

Cengiz Çandar ve ben kenarda dalga geçiyorduk.

* * *

Bir ara Cengiz, bu devasa binanın giriş katındaki büyük pencerelerden birine tırmandı.

İki metre yükseklikteki pencerenin kenarından devrimci bir nutuk atmaya başladı.

Mehmet Ali, elindeki mikrofonu bırakıp kahkahalarla güldü.

Hepimiz eğleniyorduk.

Birimiz hariç.

Mehmet Ali Birand'a mihmandarlık yapan hafif tombul kız.

O dehşetle bize bakıyordu.

Gorbaçov Kremlin'deydi. Ama iktidar hálá komünistlerin elindeydi.

Bizlerse sanki bir ‘‘Komünist Disneyland'a’’ gitmiş çocuklar gibi eğleniyorduk.

Çocuklar gibi değil, çocuklar olarak.

İçimizdeki tavşan kardeş yuvasından fırlamıştı.

Kırt kırt sesleri çıkararak elindeki havucu kemiriyor, acayip kahkahalar atıyordu.

Ama bu bayram kısa sürdü.

Cengiz daha pencerenin kenarındayken, binanın yan tarafından bir ‘‘Kızıl Ordu mangası’’ fırladı.

Uzun paltoları, başlarındaki kürk kapuşkaları ile bir Soğuk Savaş filminden fırlamış gibiydiler.

Ellerinde Kalaşnikof'ları vardı.

Korkuyla Mehmet Ali'ye tahsis edilen minibüse koşmaya başladık.

Hepimiz bindikten sonra minibüs hareket etti.

Kalinin Caddesi'nden dönüp, nehri geçtik ve Kuduzovski istikametinde izimizi kaybettirdik.

* * *

Sonra durup, ne yaptığımızı düşündük.

Komünist Disneyland'ındaki bu çocukluk macerası bize pahalıya mal olabilirdi.

Bizi içeri alabilirlerdi.

En hafifinden akreditasyonlarımız iptal edilebilirdi.

Neyse enselenmedik.

O gece Kudusovki Caddesi'ndeki evimde yatarken, Gunther Grass'ın ‘‘Teneke Trampet’’ romanından çekilen filmdeki çocuğu hatırladım.

Derinlerde karanlık bir ufka doğru uzanan gözlerindeki tarifi zor ifade hálá hafızamdaydı.

O gözler, deşifre edilemeyen arkeolojik bir dil gibi zihnimde duruyordu.

* * *

‘‘Teneke trampetli çocuğun’’ sıkıntısı büyüyememekti.

Günlerce, yıllarca, asırlarca büyüyememekti.

Ebedi bir çocukluğa mahkûm kalmaktı.

Yaş günü hiç kutlanmayan, doğum tarihi hiçbir yere yazılmamış müebbet bir çocukluktan hiç kaçamamaktı.

Acaba bu nasıl bir ıstıraptır? Bir ıstırap mıdır?

Bilmiyorum...

Artık bu soruya cevap verebileceğim yaşı çoktan aştım.

Benim derdim başka. İspat edilmiş kahrolası bir rüştten kurtulamamak.

Bir süre olsun çocukluğa dönememek.

Artık hep büyük olmaya, ölünceye kadar büyükler dünyasında kalmaya mahkûm olmak.

Durmadan içimi tırmalayan, ruhumun çeperlerini santim santim yırtan o tavşan kardeşi, o hergeleyi, o çocuğu kırk yılda bir azat edebilmek.

* * *

Peki benim teneke trampetli çocuktan farkım ne?

Gözlerimdeki çocuk derinliğini her geçen yaş günü sığlaştırmaya aday mutasavver bir katarakt mı?

Yoksa boynumdaki o küçük teneke trampetin, yavaş yavaş ağır bir davula dönüşmesi mi?

Büyüyememek veya küçülememek?

Acaba her yaşta böyle bir ıstırabı çekmek zorunda mıyız?

O Kızıl Ordu mangası hiç ensemizden ayrılmaz mı?

* * *

Ne bileyim, kendi kendime soruyorum işte...

Soruyorum ve cevabını da bir türlü veremiyorum.



Ana Sayfa | | | | | | | | | |
Piyasanet | Teknonet | | Şehir Rehberi | İnsan Kaynakları | | | | | |
| | Bize yazın |
  Hürriyet