10 Ağustos 2000,
Perşembe
 Ana Sayfa
 Haber İndeksi
 Türkiye
 Ekonomi
 Dünya
 Spor
 Yaşam
 Dizi
 Yazarlar
 Hürriyet İstanbul
 Hürriyet Ege
 Hürriyet Akdeniz
 Kelebek
 İnsan Kaynakları
 
 Piyasanet
 Teknonet
 Astronet
 Hava Durumu
 Televizyon
 Seri İlanlar
 
 Türk Basın Özetleri
 Dış Basın Özetleri
 
 İnternet Media Kit
 E-mail

Paşakapısı'nın tutuksuz mahkumları

Şenay ORDU

Eve giriş çıkış saatleri birilerinin gözetiminde. Çocukları ışığı yakıp söndürdüğünde hesap veriyorlar. Üsküdar Paşakapısı Cezaevi'ne komşu apartmanlarda oturan 'tutuksuz mahkumlar', cezaevinin taşınmasından ümidi kesince, kendileri taşınmaya başladılar.

Onlar cinayet işlemediler. Adam yaralamadılar. Ev soymadılar. Irz düşmanı da değiller. Ama yaşamları yine de Paşakapısı Cezaevi idaresinin gözetiminde geçiyor. Giriş çıkış saatleri birilerince takip ediliyor.

Su içmeye kalktıklarında, bir jandarma gözlerine fener tutabiliyor. Demir parmaklıklara ıslak havlusunu asan mahkum gülümsüyor, perdeyi açtıklarında.

Sabah 08.00 içtimasında ayaktalar, 'Sağol!' sesleriyle.

Üsküdar Paşakapısı sakinleri, kendilerine 'Cezaevinin tutuksuz mahkumları' adını takmışlar. Yaşamları, bir mahkumunkinden farksız ne de olsa!

Kimseyi ikna edemediler

İmza topladılar. Adalet Bakanlığı'na kadar gittiler. Ama kimseyi, sokak ortasındaki cezaevinin taşınması gerektiğine ikna edemediler. Dosyanın bakanlıkta bulunduğu ama cezaevinin taşınması için paraya ve zamana ihtiyaç olduğu cevabını aldılar, her seferinde.

Mobilyacı Metin Özden, doğma büyüme Paşakapılı. ‘‘Kendimi bildim bileli Paşakapısı Cezaevi'nin taşınacağını işitirim’’ diye giriyor söze. ‘‘Özellikle 1989 yılındaki büyük isyanın ardından herkes kesin gözüyle baktı bu taşınma olayına. Ama Toptaşı Cezaevi okul oldu, Paşakapısı'ndan ses seda yok!’’ diyor.

Kızı Dilara 2,5 yaşında. Şu an en sevdiği oyunlardan biri koltuğun üzerine tırmanmak ve elektrik düğmelerini açıp kapamak. Dilara, yaşadığı bu küçük heyecanın, babası Metin Bey ve annesi üzerinde ne büyük fırtınalar yarattığının farkında değil. ‘‘Işıklar bir iki kere yanıp söndü mü, jandarma huylanıyor. 'Kiminle işaretleşiyorsunuz, kime haber gönderiyorsunuz' diye. Kapıya kadar geliyorlar. Ama gel de bunu Dilara'ya anlat’’ diyor Metin Özden.

Zan altındayız

Kendilerini görüş gününe göre ayarlıyorlar, arabalarını apartmanları önüne park etmelerine izin verilmemesine bile çıtlarını çıkarmıyorlar. Yaşadıkları sıkıntılar, yaşam tarzları olmuş artık. Ama alışamadıkları kabullenemedikleri bir tek şey var. O da zan altında bırakılmak!

Özden, bir hafta önce yaşadığı bir olayı anlatıyor hemen.

‘‘Cezaevine atılan uyuşturucu paketleriyle ilgili ilk bizim ifademiz alınıyor. Geçtiğimiz hafta, cezaevi avlusuna, içinden kokain ve esrar çıkan bir paket atılmış. Beş No'lu Gözetleme Kulesi bizim evin tam karşısında. İl Jandarma Komutanlığı, basına paketin beş nolu gözetleme kulesinin arkasındaki bir apartman bahçesinden atıldığını söylemiş. Konuyla ilgili kapıcımız Hayati Karaoğlu'nun da ifadesini aldılar. Biz bu muameleyi haketmedik’’ diyor.

Sadece apartmanlarda oturanlar değil, çevre esnafı da Paşakapısı Cezaevi'nin sıkıntısını iliklerine kadar hissediyor. Gerçi bu sıkıntıyı yaşayan esnaf artık yok denecek kadar az. Jandarmanın kaymakamlığa verdiği yazıyla birer ikişer kapatılıyor hepsi.

En son 'Paşakapısı Gıda'nın sahibi gencin yaşadıklarını anlatıyorlar. Tüm ısrarımıza rağmen, yaşadıkları yüzünden beş buçuk ay cezaevinde yatıp çıkan dükkan sahibi konuşmayı reddediyor. 'Aman ha, kendimi yeni yeni toparlıyorum daha' diyen dükkan sahibinin yaşadıklarını, biz de arkadaşlarından dinliyoruz:

Dükkanına verici koydular

‘‘Görüş gününde bir mahkum yakını cep telefonunu şarj için dükkana bırakmış. İki gün boyunca da, bir daha arayıp sormamış. Dükkan sahibi tam 'Nerede bu adam, telefonu unuttu herhalde' derken, jandarma 'Tespit ettik, burada verici saklıyorsunuz' diye baskın yapmış dükkana. Aramış, verici falan bulamamışlar. Jandarma tam çıkacakken, dükkan sahibi 'Buraya biri cebini bıraktı. İki gündür de arayıp sormadı. Bir de şuna bakın' diyor. Kendi eliyle sunduğu telefondan verici çıkınca, gözaltına alınıyor. Beş buçuk ay yattı cezaevinde’’ diye anlatıyorlar yaşananları.

Onlar top oynayan çocukların sesini işitmiyorlar. 'Domates, biber' diye bağıran zerzevatçıları da. Duydukları, yetişkin adamların ağlamaları, bağırmaları, küfürleşmeleri. Yetişkinler bir yere kadar da, Paşakapısı'nın çocukları işte buna hiç gelemiyorlar.

İpek Eper 10 yaşında. ‘‘Televizyonda kavgalı film izlemiyorum ama, burada parmaklıklardan kollarını sarkıtmış adamlarla gözgöze geliyor, onların ve askerlerin küfürlerini dinliyorum’’ diyor. ‘‘Arkadaşlarım Paşakapısı'nda oturduğumu öğrenince, ilk akıllarına gelen cezaevi oluyor. Arkadaşlarımın anneleri apartmanımızın cezaevine bitişik olduğunu öğrenince, 'Ya bir kaza kurşununa kurban giderse çocuğum, ya isyan çıkarsa' diye onları bizim eve göndermiyorlar.’’

Neden müze olmasın

Komşularının birer ikişer taşındığını, böyle giderse kendilerinin de başka çarelerinin kalmayacağını söylüyor, annesi Canan Eper. ‘‘İstanbul'un en muteber semtlerinden biridir aslında burası. Zamanın en hanım, en beyefendi insanları burada oturur. Ama yazık ki bir cezaevi, çehresini değiştirdi semtimizin. Evsahipleri taşındıkça, yerlerine iki ayda bir ev değiştiren kiracılar gelir gider oldu. Paşakapısı'nın tarihi kimliğini bile öldürür oldular’’ diyor.

Ve soruyor. ‘‘Toptaşı Cezaevi okul oldu, neden Paşakapısı'nı da müze yapmasınlar?’’