26 Mart 2000,
Pazar
 Ana Sayfa
 Haber İndeksi
 Türkiye
 Ekonomi
 Dünya
 Spor
 Yaşam
 Dizi
 Yazarlar
 Hürriyet Ege
 Hürriyet Akdeniz
 Kelebek
 Pazar
 İnsan Kaynakları
 
 Piyasanet
 Teknonet
 Astronet
 Eğlence
 Şehir Rehberi
 Hava Durumu
 Televizyon
 Bulmaca
 Seri İlanlar
 
 Üniversite Rehberi
 
 Türk Basın Özetleri
 Dış Basın Özetleri
 
 İnternet Media Kit
 E-mail

Eşcinsel hakları için savaşmam

Zeynep GÜVEN

Etiler’deki ‘‘yumuşaklar’’ tartışmasının muhataplarından Fatih Ürek

Makul bir adam!

Fatih Ürek nasıl biri derseniz, onu bir sözcükle tanımlayabilirim ve makul bir adam olduğunu söylerim. Neden makul? Ne zaman ne yapacağı belli olmayan nevrotik tiplerden değil. Oturup kalkarken, konuşurken fevri davranmıyor. Magazin programlarının renkli bir figürü olarak tanıdığımız, ancak hakkında çok az şey bildiğimiz Ürek, bir savaş verdiğini ve bu savaştan galip çıktığını düşünüyor. İşte ‘‘top’’ yakıştırmalarından eşcinsellik üzerine düşüncelerine, aile kurma düşlerinden kendi çocukluğuna kadar bir Fatih Ürek portresi.

Fatih Ürek'e ilk kez ‘‘top’’ diyen Mehmet Ali Erbil oldu. Sonra İsmail Türüt, Etiler'deki barlarda sahneye çıkan şarkıcıları kastederek ‘‘yumuşak’’ dedi ve bir gırgır şamata aldı başını gitti.

Fatih Ürek, eşcinselliğin argodaki karşılığı olan bu deyimleri artık sükunetle karşılamak istemiyor. Bu işler Mehmet Ali'nin başının altından çıktı çıkmasına ama ona hiç kızmıyor: ‘‘Mehmet Ali'yi çok severim, çok büyük bir şovmen ve müthiş zeki bir insan. Onun ağzında ‘‘top’’ lafı ‘‘eşcinsel’’ gibi durmuyor. Ama her önüne gelen söyleyince kızıyorum. Ondan başka kimsenin bana top demesini istemiyorum.’’

Fatih Ürek eşcinsellik hakkında konuşmaktan, bu konudaki fikirlerini söylemekten çekinmiyor, ama konuşmanın kişiselleşmesini istemiyor. Çünkü ona göre cinsel tercihlerin toplumun gözüne sokulması, bu konuda yaygara koparılması doğru değil:

‘‘Aslında bizim halkımız çok hoşgörülü. Sanatın ve sanatçının her türlüsüne çok saygı gösteriyorlar. Bir insan eşcinselse ya da biseksüelse bunu insanların gözüne sokmasına gerek yok. Ben sokmadığım için beni seviyorlar. Yalnız büyük şehirlerde değil Anadolu'da da çok sevenim var. Bir sürü transeksüel, travesti asosyal insan kendilerini çok göze soktular. Artık bu işin ucunu kaçırdılar. Ben ona da karşıyım.’’

Dünyanın her yerinde daha özgür ve açık bir yaşam için savaş veren, bu uğurda toplumla ters düşmeyi göze alan farklı cinsel tercihlerden insanların varlığını hatırlattığımda, toplumla kavga etmek istemediğini söylüyor: ‘‘Ben toplumla savaşmak istemiyorum. Sevgilimle yaşadıklarım dört duvar arasında kalmalı. Öyle elele gezmeleri filan aştım ben. Eşcinsellik hakları için savaşmam. Çok düşündüm ve çözdüm, gerek yok böyle şeylere. Türkiye'de yaşamaktan son derece memnunum. Kendimi rahat ve özgür hissediyorum. Kendimi çok deşifre etmedikten, dejenere olmadıktan sonra neden rahatsız olayım. Bir şey hep gözden kaçıyor. Bu ülkede bir Zeki Müren gerçeği yaşandı. Halk onu hiç didiklemeden kabul etti.’’

Fatih Ürek'in kendini olduğu gibi kabul ettirmesi elbette çok kolay olmadı. Anadolu'dan İstanbul'a gelen ve şov dünyasında kendine yer bulmaya çalışan herkes gibi o da büyük bir mücadele verdi.

Ürek, Erzurumlu pastırma tüccarı Şerafettin Bey'in, dört çocuğundan sonuncusu. Sevgi, Selvi, Nurgül adlı üç kızdan sonra dünyaya geldiği için ailenin en değerli evladı. Babanın işleri bozulunca aile kütükleri de dahil herşeyini alıp Bursa'ya göç eder. Fatih, ilkokulu burada bitirir. Çocukluğundan hatırladığı şeyler, baskı ve renkler: ‘‘Babam Bursa'da fazla kalmadı, çalışmak için İstanbul'a gitti. Annemle boşanmadılar ama babam altı ayda bir eve geliyordu. Bizi annem büyüttü. Anadolu kadınının fedakarlığı ile hepimize kol kanat gerdi. Beni sokağa filan göndermezdi, hep evde otururdum. Bu arada renkleri keşfettim, maviler yeşiller. Gözümü alıyordu renkler.’’

Ekonomik sıkıntılar yüzünden ailede herkes çalışmaya başlar. Fatih terzilik, çaycılık gibi işler yapar. İyi bir öğrenci değildir. Orta birde beklemeye kalır: ‘‘O sene Bursa Devlet Tiyatrosu'nun figüran kadrosuna girdim. 20 yaşına kadar tiyatroda çalıştım. Sonra bana orada haksızlık yapıldığını düşündüm ve kişisel bir kırgınlık yüzünden ayrıldım.’’

İşte bu dönemde, yani Fatih Ürek'in züccaciyecide, mobilyacıda çalıştığı, kuş sattığı, ama bir yandan da sanatçı olmak istediği yıllarda başına bir talih kuşu konar: ‘‘Ablamla iş yemeği vesilesiyle, Taylan Gazinosu'na gitmiştik. Orada bana şarkı söyle diye ısrar ettiler. Çıktım bir söyledim, kırk yıllık profesyoneller gibi. Şarkımı bitirir bitirmez gazinonun müdürleri yanıma geldiler. İş teklif ettiler. Gecede bin lira yevmiye ile işe başladım. Böylece sahneye adım atmış oldum. İşi ciddiye aldığım için hemen bir hoca tutup şarkı çalışmaya başladım. Bu arada züccaciyecide çalışmaya devam ediyordum. Hocanın parasını çıkarmak için.’’

Ürek, 1989 yılında İstanbul'a geldi. Önce Şişli'de oturdu, sonra para kazanmaya başladıkça semt değiştirdi, önce Etiler'e, oradan Tarabya ve Sarıyer'e taşındı. 1993 yılında bir gazetede ‘‘Fatih Ürek kadın olmaya karar verdi’’ diye bir haber çıkınca, annesi Seher Hanım az kalsın kalp krizi geçiriyordu: ‘‘Şimdi ailem bana çok saygı duyuyor, annem babam yatıp kalkıp dua ediyor. Onlara göre çok hayırlı bir evladım. Çünkü kendimi onlara çok iyi anlattım. Benim öyle şeyler yapmayacağımı çok iyi biliyorlar.’’

Son iki senedir daha geniş kitlelere ulaşmayı başaran Fatih Ürek'in gelecek planlarına gelince: ‘‘Aile kurup çocuk sahibi olmayı istiyorum. Çocukları çok seviyorum. Ama şu aralar bu mümkün değil, çünkü halk beni tek başıma görmek istiyor. Zaten üç senedir sevgilim yok. Çünkü yetiştirilme tarzımdan dolayı insanlara hiç güvenemiyorum. Aseksüel değilim, ama sürekli birlikte olduğum biri de yok.’’

Sanat hayatında ise içinde kalan bir uktenin gerçekleşmesi için çalışıyor: ‘‘Bugüne kadar entelektüeller bana sanatçı demediler. Bense kendimi sanatçı olarak görüyorum. Bundan sonra yaptığım işlerle kendime sanatçı dedirtmek istiyorum. İlk gözağrım tiyatroya dönmemin sebeplerinden biri de bu.’’