![]() |
Paraları saymak hoşuma gidiyor
Üç takım elbisesinden başka bir şeyi olmadığını iddia ediyordu ama sonra da dedi ki
Refah Partisi sosyetesine girdikten sonra DYP içinde Tansu Çiller kanadına destek kararı alan Adnan Oktar, 1986 yılında siyaset konusuna temkinli yaklaşıyordu. 13 Nisan 1986 tarihli Nokta Dergisi'ne yaptığı açıklamada ‘‘İslamda parti yoktur’’ diyor ve ekliyor:
‘‘Siyaset müthiş zarar verir. Hem antipatiktir, hem de dinde olmayan bir şeyi yapmış olursunuz. Ürküntü verir. Biz, siyasi çalışma yapsak bu sempatiyi kazanamazdık.’’
PARTİLER SIKINTI VERİYOR
17 gün sonra, 30 Nisan 1986 tarihli Bulvar Gazetesi'nde yayınlanan söyleşisinde aynı konudaki görüşlerini daha da netleştiriyor:
‘‘Partilerle, siyasetle ilgim yok. Partiler bana sıkıntı veriyor. Benim özelliğim de buradan geliyor.
İki yıl sonra, Adnan Hoca'nın söylemlerinde değişiklikler başgösterir. İslamda parti olmadığını söyleyen Adnan Hoca, parti destekleme noktasına geliyor.
12 Temmuz 1988 tarihli Gölge Adam Gazetesi'nde, ‘‘Sempati duyduğunuz bir siyasi parti var mı?’’ sorusunu ‘‘Onu söylediğim zaman hangi siyasi partiyi desteklediğim ortaya çıkar. Onun bilinmesini istemiyorum. Sadece bende kalsın’’ diye yanıtlar.
DYP'YE TAM DESTEK
Üç yıl sonra 12 Ocak 1991 tarihli Sabah Gazetesi'nde yeni fikirlerle çıkıyor ortaya:
‘‘Menderes ve Demirel'e hayranım. Yalnız, Türkiye'de demokratik kurallar uygun olmadığı için, bunu gizlemek zorunda kaldık. Fakat DYP açıldıktan sonra desteğimizi sürdürdük. Kanımızın son damlasına kadar DYP'yi destekleriz. Şimdi biz gidip DYP'ye üye olacağız ve gençlik kolları gibi çalışacağız. Benim bir mevki beklentim yok. Sıradan bir üye gibi parti içinde yer alacağım.’’
PARTİ KURMAYA KALKTI
Kanını, son damlasına kadar DYP için akıtmaya hazır olduğunu söyleyen Adnan Hoca, aynı ropörtajında Milli Egemenlik Partisi'ni kuracağını anlatır: Şu anda Türkiye'de kurulu hiçbir parti tam anlamıyla Atatürkçü değil. 56 ilde örgütleneceğiz. İki arkadaşımıza, babasından miras kalan turistik tesisleri sattık. Tam 22 milyar para geldi. Bizim de var. Toplam 30 milyarlık sermaye ile kuruyoruz partiyi. Öyle bir parti kuruyoruz ki, mal varlığı ile kurucuları ile yenilmeyecek bir biçimde ortaya çıkacak.’’
56 ildeki örgütlenme konusunda Adnan Oktar, Tempo Dergisi'nin sorularını farklı yanıtlar:
Soru- ‘‘Kuracağınız partinin örgütleneceği illeri her soruşumuzda değişik cevapladınız?’’
Oktar: ‘‘O kadar önemli değil ki! Biz partiyi önce Ankara'da kuracağız. Sonra hangi il rastgelirse.’’
Adnan Hoca'ya ‘‘İslamda parti yoktur, müthiş zarar verir. Hem de dinde olmayan bir şeyi yapmış olursunuz. Ürküntü verir’’ şeklindeki sözleri hatırlatılacak olsa, her halde vereceği cevap ‘‘Geçmişimizde o tür hatalarımız olmuştur’’ tarzında olacaktır.
MANEVİ DEĞER EDEBİYATI
Polise verdiği ifadelerinde ‘‘Oturduğum ev annemin, ayda bir milyon kardeşimden geliyor. 500 bin lira da annemden alıyorum. Benim paraya ihtiyacım yok’’ diyen Adnan Hoca, üç takım elbise ve müzik setinden başka mal varlığı olmadığını iddia ediyor.
Bulvar Gazetesi'ne yaptığı açıklamada, ‘‘Kitaplarım pek tabii ücretle satılacak fakat biz telif hakkı almayacağız’’ diyor. Kitaplardan cebine beş kuruş para girmeyeceğini, ‘‘Para almak kitabın manevi değerini düşürür’’ diye vurguluyor.15 Ekim 1989 tarihli İkibine Doğru dergisinde ‘‘Lokantalara borcum var. Müritlerin zenginliği kendine’’ diyor.
27 Mart 1990 tarihli Sabah Gazetesi'ndeki ifadelerine bakarsak, ‘‘Pioneer setim, iki elbisem ve kitaplarımdan başka bir şeyim yok. Onları da isterlerse veririm’’ diyor.
Tempo Dergisi'ne, ne borsada ne bankada parası olduğunu söylüyor.
Manevi değer edebiyatı fazla sürmüyor. Kitaplarından, manevi değerini düşüreceği için para almadığını söyleyen Adnan Oktar, trilyonluk bir serveti yönettiği bu günlere nasıl geliyor.
Yıl 1989. Bakın Gazete Gazetesi'nde neler anlatıyor:
ÇİL ÇİL PARALAR
‘‘Masonluk kitabımı yayınevleri kapıştılar. Ben kitabı adama veriyorum o da bana karşılığında kar payı veriyor. Bu sayede tek bir kitaptan 90 milyon kar ettiler. Ne yani, herkese şapır şupur bize yarabbi şükür değil tabii. Bize de 7 milyoncuk düşsün! Hem de çil çil desteler geliyor. Ne şahane oluyor. İlk telifi aldığımda gözlerime inanamadım. Öyle, gıcır gıcır desteler. Üzeri bandajlı. Sayarken bile hoşuma gidiyor. Kazaklar, giyecekler aldım kendime.
HZ. SÜLEYMAN TAKINTISI
Çil çil paraları saymanın cazibesine kapılan Adnan Hoca, artık Jaguar pazarlığı yapmaya başlar. 280 milyonluk bir Jaguarı pazarlık yapıp 200 milyon liraya düşürdüğünü anlatır bir ropörtajında. ‘‘Şimdi o parayı bulmak lazım’’ der. Bankada, borsada parası olmayan, kitaplardan kazandığı 7 milyon lirayı elbiselere veren Hoca, 200 milyon liraya Jaguar pazarlığı yapıyor.
Bir başka mülakatında evine gömme akvaryum yapmak istediğini anlatır:
‘‘Hazreti Süleyman'ın sarayı, camdan. Boydan boya akvaryum var. Böyle bir lüks yaşamı, böyle bir ihtişamı Kur'an överek anlatıyor. Teşvik ediyor. Müslümanlardan, muhteşem lüks bir hayat istiyor.’’
Adnan Oktar, Kur'an'ı, kendi yorumu ile Müslümanlar'dan muhteşem lüks bir yaşam istiyor tarzındaki felsefesine dayanak yapıyor. Bu nedenle, sadece zengin çevrelerden mürit ediniyor. Böylelikle Hazreti Süleyman'ın yaşamına kendince ulaşmaya çalışıyor.
İslam'ın, komşusu açken rahat uyumamayı emreden sosyal adalet anlayışı, anlaşılan Hoca'nın kitabına girmemiş.
SOSYAL ADALET PEŞİNDE
Zengin müritlerinin paralarıyla sürdüğü lüks hayatın cazibesine kapılan Adnan Oktar'ın lüks yaşantı saplantısına paranoid bir gerekçe buluyor:
‘‘Marka giyeceksin. Zengin insanlarla konuşacak yapıyı kendimde bulundurmalıyım. Çünkü, ancak ben ve benim gibiler, zenginleri sosyal adalet sevkine ikna edebilirler.’’
19 Haziran 1998 tarihli Nokta Dergisi'nde yazara nasihat ediyor, Oktar:
‘‘Üstünü düzelt. Armani pantolon giy. Armani gömlek giy. Tachini ayakkabı giy. Cartier saat tak ki, çocuklar görünüşünden etkilensinler. Şimdi bir tane Porche geliyor. Bir tane Ferrari geliyor. Öbürlerini söylemeyeyim, babaları anlar sonra...’’
Hoca'nın mürit sevgisi
Adnan Oktar, çevresinde onca mürit toplamaktaki başarısını 2 Haziran 1986 tarihli Hürriyet Gazetesi'nde anlatıyor:
‘‘Benim sırrım tatlı dilimdir. Ailenin toplumun veremediği sevgiyi ben arkadaşlarıma veriyorum. Onlara 'Ulan' gibi kötü sözler söylemeyip, 'Güzel yüzlüm' diye hitap ediyorum.’’
10 Mart 1991 tarihli Tempo Dergisi'nde yayınlanan bant deşifrelerindeki Adnan Hoca'ya bakalım bir de:
‘‘Merhaba ulan Anjinsan. Mırnav, nasıl da yakışıyor siyahlar buna. Patileri de küçükmüş. Zeynep kilo ver, öldürürüm seni. Sen herhalde bazı kardeşlerinin evlenme tekliflerini engellemek için falan mı, zayıf olacağım, ha tabii o da diyecek bu kevgir gibi hanım. Sakın haa. Merhaba ulan. Sen nasılsın. Cip var mı ulan sende, cip var mı?’’
PARANOYAK RAPORUNDAN ALINTILAR
Adnan Hoca portresini eksiksiz çizebilmek için, 1987 yılında verilen paranoyak raporundan alıntılar yapmakta fayda var: ‘‘Adnan Oktar, bütün hayat hikáyesi, müşahade ve muayene bulguları ile bir psikozun gelişmesini sergilemektedir. Bu psikozun başlangıç safhası olarak kabul edilen şüphe ve analiz döneminde, çevresinden sıkılmaya, kalabalıktan tedirgin olmaya başlayan Adnan Oktar, yine böyle psikozlara has bir belirti olarak yer değiştirmeye başlamıştır. Yine paranoidlerin tipik özelliğinden olarak bir takım yüksek meselelerle meşgul olduğunu iddia eden şahsın, gündelik vazifelerini yerine getiremediği, okulda hiç bir imtihana girip başarı sağlayamadığı tespit edilmiştir. Adnan Oktar'da megolamanyak hezeyanlar, mistik fikirler istikametinde gelişmiştir.
|