9 Aralık 1998, Çarşamba




Kabadayılar gitti babalar geldi

Faruk BİLDİRİCİ

Ralp Gary, Amerikalı bir gangsterdi. İtalya üzerinden Türkiye'ye gelmişti. Sevgilisi Patricia ile bir hafta dolaştıktan sonra dikkati çekti. Polisler, Karaköy'deki Mali Şube'ye götürdüler. Sarkık bıyıklı, iri kıyım Gary, orada sinirleniverdi. Çifte silahı çekip ateşlemeye başladı. Bir polisi kanlar içinde yere devirdikten sonra aynı binadaki Liman Lokantasına kaçtı. Dört saat süren çatışmayı makinalı tüfekli iki Amerikan ajanı noktaladı. Dört kişiyi öldüren Gary, 62 mermiyle delik deşik olmuştu.

Gary'nin kurbanlarından biri, Beyoğlu Emniyet Amiri Kemal Eröğe idi. Amerika'da narkotik eğitimi almıştı. İngilizce teslim olmasını söylemek için öne çıkınca vurulmuştu. Ambulansa giderken arkadaşlarına vasiyet etti:

- Burhan, senden ricam, pazar günleri gene eskisi gibi benim küçük oğlanı gezmeye götürmen...

Eröğe, sevilen bir amirdi. Cenazenin ardından gazeteler, ‘‘Beyoğlu'nda Kürt İdris ağlıyordu. Şişli'de Arap Nasri fenalık geçiriyordu’’ diye yazdılar. Onlar da tanıyordu amiri...

28 Aralık 1968 günü İstanbul'u kana boğan Gary'nin bir gözü takmaydı. Gazeteler, ona uygun bir isim buldular; ‘Camgöz Gary’. Haberler günlerce sürdü. Camgöz Gary, Avrupa'ya götürmek üzere beş kilo esrar almıştı.

Aslında ‘Camgöz Gary’ vakası, kabadayılığın gangsterliğe dönüşümünün sinyaliydi. Sicilya tipi örgütlenmenin ilk adımları iki üç yıl önce Bakırköy Akıl Hastanasinde atılmıştı. Karadeniz grubundan İpekler, Kemal Uzun, Oflu Hasan (H.Cevahiroğlu), Süleyman Sırrı Prodan, yattıkları cezaevlerinden hastanenin Adli Servisine gelmişlerdi. Aralarında anlaşmışlar ve uygulama işi Oflu Hasan'a verilmişti. Gangsterleşme yolundaki adımlar hızlanmış; Amerikan ve İtalyan mafyasıyla temas kurulmuştu. Türkiye'den uzaklaşması gereken bir tetikçiyi, İtalya'da mafya konuk etmişti. Aylar sonra İtalyan mafyası da Türkiye'ye haber salmıştı:

- Size bir arkadaş gönderelim, onunla ilgilenin. Arkadaşımız papikçidir.

‘Papikçi’, hap kullanan, uyuşturucu müptelası demekti. Mafya, bu uyarıyla yaparak, onun hap ihtiyacının karşılanmasını istiyordu! Sözü edilen kişi, sonradan ‘Camgöz Gary’ adıyla ünlenecek olan gangsterdi. Teksaslı Gary, İtalya üzerinden gelmişti Türkiye'ye...

BABA FİLMİNİN ETKİSİ

1960'ların sonu, Vietnam savaşının dünya gençliğini sarstığı yıllardı. Tüm ülkelerde uyuşturucu patlaması yaşanıyordu. LSD, moda uyuşturucuydu. Bu dalgalar, Türkiye'ye de uzanmıştı. Kumar, haraç ve kaçakçılık ile gelişen yeraltı dünyası, uyuşturucu alanındaki bu gelişmeden de faydalanıyordu. Parasal güçleri, eskisine oranla epeyce artmıştı. Hepsinin beli silahlıydı. Reisler, altın kaplama, adamları da kıdemine göre gümüş ya da sedef kaplama tabancalarla dolaşıyorlardı. Racon, neredeyse sadece kumar kavgalarında devreye giren bir çare olarak hatırlanır olmuştu.

Babalar, ‘işadamı’ statüsünü seçmişler; büyük şirketlerin sahibi olmuşlardı. İşlerini ‘işadamı’ kisvesi altından daha rahat yürütüyorlardı. Kaçakçı nakliyat şirketi; kumarcı ise gazino işletiyordu...

Yeraltının güçlenmesi, İstanbul'un çehresinin değişimine de denk düşüyordu. O yıllarda Harem otogarı kurulmuş; Anadolu'dan kente göç dalgası geçmişle kıyaslanamayacak ölçüde hızlanmıştı. Kebapçıların sayısı hızla artıyor; eski kibar garsonların yerini bordo gömlekli, göğüs kıllarını ve madalyonlarını övünçle sergileyen yeni tip garsonlar alıyordu.

Yeraltı aleminin kültür düzeyi, kentin, kebapçı ve garsonların simgelediği bu yüzüne daha yakındı. Onlar kitaptan, tiyatrodan ve de sinemadan çok uzaktılar. Yine de bir filmi seyretmeden edemediler: ‘Baba’. Mario Puzo'nun kitabından uyarlanan filmde, ‘Baba’ Don Carlioni'yi Marlon Brando oynuyordu. ‘Baba’ lakabı, Türkiye'de çok tutuldu. ‘Kabadayı’ yerine ‘Baba’, kullandığı adamlara da ‘tetikçi’ denmeye başlandı. Yeni adları, kan dökmekten çekinmeyen, para ve güç kazanmayı racona yeğleyen bu kuşağı daha doğru tanımlıyordu. Racon döneminden gelme kimi kabadayılar da hayattaydı.

O kadar sivrilmişlerdi ki, 12 Mart yönetimi, babaları da operasyon kapsamına aldı. Ünlü ‘Babalar Operasyonu’ sırasında, Pötürgeli bir hamalken babalığa yükselen Hüseyin Uğurlu, Oflu İsmail, Dede Sultan ile Dündar Kılıç ve birçok ünlü isim cezaevine kondu. Dündar Kılıç, Ankara'nın ünlü kabadayısı Kürt Cemali'nin öldürülmesine adı karışınca 1966'da İstanbul'a kaçmış; kısa zamanda nam salmıştı.

Babalar, cezaevlerinde çevrelerini genişlettiler. Eskiden kabadayı takımı, okumuş yazmış kişileri çok önemserdi; onlara saygı gösterir, görünce önlerini iliklerlerdi. Babalar da aynı geleneği sürdürmüş; aydın takımından hep uzak durmuşlardı.

Operasyon, bu durumu değiştirdi; Babalar, 12 Mart yönetiminin cezaevine attığı aydınlarla tanıştılar. Öğrenci liderleri, yazarlar, gazeteciler, çizerler ile mafya takımı arasında bir dostluk oluştu. ‘Cezaevi dostluğu’, yeraltının ünlü isimlerine ‘itibar’ sağladı. Paranın gücü devreye girince ilk sonuç alındı; Babalar, Selimiye'den, Alemdağ Cezaevine taşındılar...

CEZAEVLERİNDE RACON

Cezaevleri, raconun geçerli olduğu yerlerdendi. En önemli racon, volta kesmemekti. Volta atan birinin önüne geçmek, savaş ilan etmek demekti. Herşeyi ‘koğuş ağası’ yönetir, idareyle ilişkileri de o yürütürdü. Eskiden koğuş ağası olmanın yolu güçten, gözü karalıktan geçiyordu. Ağa, ‘cansız’ denilen fakir mahkumları etrafına toplar, onları yedirip içirirdi. Ağa, uyuşturucu satışından ve kumardan topladığı ‘ganyeto’dan gelir sağlardı. Tabii her ağanın üslubu farklıydı; kimi uyuşturucuya, kimi kumara karşıydı.

Gelmiş geçmiş en ünlü cezaevi ağası, toplam 43 kişiyi öldüren, 69 yıllık ömrünün 48 yılını 38 cezaevinde geçiren Abdullah Palaz'dı. Onun yaşamını kitaplaştıran Turhan Temuçin, cezaevi raconları konusunda uzmanlaşmış. Anlattığı en çarpıcı racon, cezaevinde cinayete ilişkin:

‘‘Cezaevinin içinde silahlar patladığı zaman idare karışmazdı. Silahlar susacak, ölen ölecek, ondan sonra idare işe karışacaktı. İş tamamen durulunca idare gelir, pazarlık yapılır, silah teslim alınırdı.’’

Zamanla, cezaevinde de para konuşur oldu. Gözü kara, bileğine güçlü mahkumların yerine çok parası olanlar ‘koğuş ağası’ olmaya başladılar. Zaten parası olan etrafına yeterince güçlü adam topluyordu.

Tabii ki, 12 Mart'ta cezaevine giren Babalar, yeterince paraya sahiptiler. Sürekli para dağıtıyorlar; her türlü yiyecek içeceği cezaevine getirtiyorlardı. Bunun sonucu olarak da cezaevinde hakimiyet kurdular; onların sözü racon oldu.

Operasyonun amacı, yeraltı dünyasını geriletmekti. Ancak tam tersi oldu. Babalar, cezaevinden güçlenerek çıktılar. Parayı konuşturup, aşama kaydetmişlerdi. Sicilya geleneğini Türkiye'ye yerleştirmiş; hakiminden politikacısına kadar birçok çevrede ‘etkili dost’ edinmişlerdi.

Kalp krizinden ölen Oflu Hasan'ın cenazesi, bu gelişmenin kanıtıydı. Cenaze törenine, onlarca emniyet müdürü ve polis şefi katılmıştı. Dönemin Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay'ın oğlu Kaya Sunay bile çelenk göndermişti. Mezarlıkta, kumarhaneci ‘Arap Nasri’ ile dönemin Çalışma Bakanı Ali Rıza Uzuner birlikte dua etmişti!

Zamanla bu örnek bile basit kalacak, 1974-1979 yılları arasında Abuzer Uğurlu, MİT'te görevlendirilecekti! Bu istihbarat birimleri ile mafya arasındaki -bilinen- ilk örnek olması bakımından önemliydi!

XXXXXX

Ünlü sanatçı Yılmaz Güney, babalarla farklı düzeyde ilişki kuranlardan biriydi. Cezaevinde başlayan dostluklarını sürdürüyordu. Onlarla aynı dilden konuşabiliyordu. Ankaralı bir baba, ondan saygıyla sözediyordu:

- Tek kabadayı Yılmaz'dır. Allah bize yardım etti de sanatçı oldu. Yoksa bize adım attırmazdı.

Sanatçı olmasına karşın Güney'in kabadayılık öyküleri hala dilden dile dolaşıyor. Kasımpaşalı garson Hikmet Kısar da böyle bir öyküye tanık olanlardan. Bir akşam Güney, eski eşi Nebahat Çehre'yi dinlemek üzere Bebek Belediye Gazinosuna ünlü babalardan Kürt İdris ve kalabalık bir grupla gelmişler. Garson Kısar, o gecenin sonunda yaşadığı olayı hiç unutmuyor:

‘‘Kürt İdris, hesabı gizlice ödedi. Bize bol bahşiş bıraktı. Sonra Yılmaz Güney hesap istedi. Kürt İdris'in ödediğini söyleyince bağırdı:

- Benim kirli parayla işim olmaz. Ben ödeyeceğim.

Baktık olacak gibi değil, Kürt İdris'in parasını iade ettik. Hesabı getirdik. Yılmaz Güney ödedi, öyle çıktı.’’

Bütün gece birlikte oturuyor, eğleniyor; iş paraya gelince kendinden uzak tutuyordu...

Türkiye'de mafyanın gelişimini yakından izleyen gazeteci Ünal İnanç, ‘‘Yargıtay Başkanının vicdanla cüzdandan sözettiği yerde racon kalır mı?’’ görüşünü dile getiriyor: ‘‘Askeri yönetimin, 1970'te, talebelerle kaçakçıları cezaevinde yanyana getirmesi büyük hataydı. Hakimlere, yöneticilere rüşvet vermeye başladılar. Bu işi Abuzer'in babası Hüseyin Uğurlu güzel şekilde idare ediyordu. Aydınlarla cezaevinde tanışınca kendilerine verdikleri önem arttı. Yeraltı dünyamız medya konusunda uzmanlaştı. Racon, zagon ve regulayı işlerine geldiği gibi kullanıyorlardı. Örneğin Korkmaz Yiğit, ‘‘Alaattin Çakıcı, beni çocuklarımla tehdit etti’’ diyor. Oysa Türkiye'nin suç tarihine bakın, kan davası dışında kimsenin ailesine karışılmazdı. 12 Eylül'deki operasyonda babalar, terörün karlı bir iş olduğunu gördüler. Özal iktidarında racon, hayali ihracatçılara kaldı. Yasalar mafyanın, karaparanın menfaati için değiştirildi. Anayasa'da, genel müsadere cezası kaldırıldı. İstediğin kadar çal, devlet elinden alamıyor.’’