8 Aralık 1998, Salı




Genelevde bağır, tankerin olsun

Faruk Bildirici

1940'larda bir komiser, genç kabadayıya unutulmamak için hergün kavga çıkarmasını öğütlüyordu

Cumhuriyet yıllarında İstanbul'da yeni kabadayılar türedi. Malatyalı Hüseyin, Kasımpaşalı Sultan, Arap Reyhan. Hep tek başlarına yaşayan, bileğine ve yüreğine güvenen, muhitinde itibarlı insanlardı...

Anadolu'daki tüm kentlerde kabadayılar yaşıyordu. İstanbul'a göre, giyim kuşamları, külhanbeylerine daha yakındı. Zamanla bu fark iyice belirginleşti ve yumurta topuklu sivri burunlu ayakkabılar giyer oldular. Yakası açık gömlekler, omuza atılmış ceketler... Öyle parası pulu olan insanlar değillerdi. Çoğunlukla küçük esnaftılar. Kimileri kahve işletiyordu; kimileri küçük dükkan sahibiydi...

Ankara'da, kabadayıların çoğu genelevin bulunduğu Bentderesi civarını mesken tutmuşlardı. Günlerinin önemli bir bölümünü genelevdeki kahvede geçiriyorlardı. Yeni yetme bir delikanlının, kabadayılığa ilk adımı, eline bıçağını alıp, Hulusi'nin çay ocağının önünde nara atmasından geçiyordu:

- Var mı ulan bana yan bakan?

Sonra küfürleri ardarda sıralıyordu. Kahvedeki kabadayılardan biri ayağa kalkıp, itiraz edince kavga başlıyordu. O kabadayıyı madara ederse ne ala! Edemezse, kabadayılık aleminin eşiğinden yüzgeri gidiyordu.

Bazan da bu gençlere kimse ses çıkarmıyordu. Başka kabadayıların koltuğunun altında büyüdükleri için görmezden geliyorlardı. Böylece namı yürümeye başlayan genç, kavgalara girdikçe sivriliyordu.

Zaten tavsiye edilen de kavgalardan kaçmamalarıydı. 1940'larda, genelevdeki bir komiser, genç bir kabadayıya nasihatta bulunuyordu:

- Burada isminin yürümesi için hergün kavga yapmalısın, hergün hadise çıkarmalısın. Yoksa unutulursun.

Kabadayı, geneleve herkesin gittiği saatlerde gitmezdi. O, mesaiden sonra gider; özel olarak ağırlanırdı. Eğlence sırasında da kadınlar onun yanında çıplak ve serbest oturamazlardı.

Sivrilen bir kabadayı, genelevdeki bir hayat kadınını ‘dost’ tutardı. Kadın başka bir kente kaçarsa, kabadayı onu geri getirmek zorundaydı. Kürt Kemal, dostunu Zonguldak genelevinden geri getirmişti. Başaramasa namı sarsılırdı. ‘Dost’ları, kabadayıların gelir kapısıydı:

- Benim tankerim var...

- Benim otobüsüm...

O kadınları böyle adlandırıyorlardı kendi sohbetlerinde. Genelev civarına uğramayan kabadayılar da vardı. Onlar, genelev kadınından para almayı ‘pis iş’ kabul ediyorlardı.

DEĞİŞİM 50'LERDE BAŞLADI

1950'lere doğru, birbiri ardına barlar, kulüpler açılmaya başlandı. Yeni Bar, Harem Bar, Lil Bar... Ve bu barlardan haraç alan kabadayılar türedi. İçmesini bilmeyen, sokakta naralar atan kabadayılar çıktı.

İstanbul'da da gayri meşru alemden uzak duran kabadayılar yavaş yavaş tükenmeye başladı. Demokrat Parti iktidarının kalkınma hamleleri, kentlere göç olgusunu başlattı. Göç dalgasından en çok etkilenen kent, İstanbul'du. Koca kent köyleşirken, kentin rengi olan azınlıklar da giderek azalıyorlardı. İstanbul'un levantenlerinin soyu tükeniyordu. Siyah takım elbiseli, papyon kravatlı, saçları biryantinli, elleri beyaz eldivenli, Rum ve Ermeni garsonlar, meyhanelerden birer ikişer çekiliyorlardı.

Arap Yaşar, Bahriyeli Ethem, Osman San ve Kıvırcık Muzaffer, giderek geri plana itiliyorlardı. Toplumun vitrinindeki yerlerini kaybetmişlerdi! Ustura Kemal'i, çizgileriyle ölümsüzleştiren Haldun Sevel, o kabadayıların son dönemlerine yetişmişti. Salacak'ta oturuyordu, 14-15 yaşlarında, kız arkadaşıyla elele dolaşan, Kıvırcık Muzaffer'in Karlıkbayırı'ndaki çay bahçesine giden bir gençti henüz. Geceleri de rahatlıkla dolaşıyordu, sokaklar güvenliydi hala. Üsküdar'daki Dutlu Kahve, Sevel'in belleğine, o günlerde öyle bir yerleşti ki, hiç unutmadı:

XXXXXX

‘‘Dutlu kahvede çok eski bir kabadayı otururdu. Vatmandı, Ethem Pehlivan. Yeni yetişen gençler olarak biz de o kahveye giderdik. ‘Delikanlılık sonuç değil başlanğıçtır. Delikanlı insan ilerde gaspçı da olur, külhanbeyi de. Ya da bizim gibi babayiğit olur' derdi.

Kahvede, tuhaf adamlar vardı. Belki Toptaşı cezaevinden gelirlerdi! Başları traşlı, yüzleri yaralı, pala bıyıklı adamlardı, yüksek sesle gülüşürlerdi. Ethem Pehlivan, oturduğu iskemleden şöyle bir geri dönüp, baktığı zaman tüm sesler kesilirdi.’’

Oysa Ethem Pehlivan, 70 yaşlarındaydı. Onlara yapabileceği bir şey yoktu! Ama o pala bıyıklı adamlar, yaşlı kabadayıya saygı gösteriyorlardı. Çünkü kötü bir söz işitmek istemiyorlardı: ‘‘Zengini göz öldürür/ Aşığı yüz öldürür/ Yiğidi bıçak kesmez/ Bir kötü söz öldürür. ’’

Kabadayılar, bu maniyi dillerinden düşürmüyorlardı. Haldun Sevel, kabadayılığın özünü bu dörtlükte buluyor:

‘‘- Kabadayılık bir tür Ahilikti...Bugün Fehim Paşalar sardı ortalığı...

İçi boşalan racon kavramından, delikanlılıktan çok söz edilmesini de ‘özlem ve vicdan azabı’’ ile açıklıyor:

- Yaptıkları çirkinlikten eziklik duydukları için delikanlılığa sığınmaya, saklanmaya çalışıyorlar. O nesil öldü; savaş yorgunu, çilekeş nesil yok oldu...

XXXXX

Sevel'in sözünü ettiği farklılaşma, kabadayıların yeni mali kaynaklar bulmalarının doğal bir sonucuydu. Kabadayılar, 1950'lerden itibaren gayrimeşru kazanç kapıları bulmuşlardı kendilerine. Bar ve pavyonlardan, eğlence yerlerinden haraç almaya, kumar oynatmaya başlamışlardı.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında, uyuşturucu kullanımı yaygınlaşmıştı. Geleneksel uyuşturucu olan afyon ve esrarın ağırlığını, giderek morfin ve sonra da eroin alıyordu. Tek tük ‘hapçı'lar görülüyordu etrafta. Kabadayıların bir bölümü, uyuşturucu trafiğine ilgi gösteriyor; bir bölümü de yeni ufuklara kaçakçılık sayesinde açılıyordu. Artık parayla tanışıyorlardı...

Kaçakçılık, önce kahveyle başladı. Kahveyi, yedek parça ve elektronik eşya kaçakçılığı izledi. Silah kaçakçılığının ortaya çıkması için ise 1960'ları beklemek gerekti. O yıllardan itibaren kabadayılar, yavaş yavaş silahlandılar. Koltukaltındaki saldırmaların yerine tabancalar kondu.

İstanbul'da bu dönemdeki kabadayıların en ünlüleri, Tahtakaleli Kemal, Doktor Niyazi, Oflu Hasan (Hasan Cevahiroğlu), Hüseyin Hüsnü Mutlu'ydu.

1950'de ve 1960'taki genel aflar, cezaevlerinin kapılarını ardına kadar açtı. Çeşitli suçlardan cezaevine girenlerin dışarı çıkması kabadayılık alemindeki değişimi hızlandıran etkenlerden biriydi. İpten kazıktan kurtulanlar, bir hışımla daldılar aleme...

Herşey ‘sulanmaya' başlamıştı. Çarşıkapılı Battal Ağa, racon kesen eskilerin son temsilcisiydi. Racon kesen hakem heyetlerinin de sonu geliyordu. Onun yerini, giderek sözü geçen kabadayıların kendisi almaya başladı. ‘Yeni tip racon kesme', daha çok bir kabadayının arabuluculuğu biçimindeydi. Anlaşmazlık konuları da kadın, kız meselesi olmaktan çıkmış; para getiren bir alanın ya da işin paylaşımına dönüşmüştü.

XXXXXX

Kabadayıların emniyet ile ilişki tarzları henüz değişmemişti. Polisle iyi geçinmeye özen gösteriyorlardı. Polise, jandarmaya saygıda kusur etmezlerdi. Eskiden olduğu gibi polis onların kimi davranışlarını hoşgörüyor; onlar da buna karşılık aranan bir suçluyu bulup teslim ediyorlardı. Teslimde tek koşul, dayak atılmaması; hakaret edilmemesiydi!

Ankara'nın ünlü kabadayılarından Binali Okan, polis kendisine herkesin içinde küfür edince dayanamamış; saldırmıştı. Karşısında 20'den fazla polis vardı ve yine de gözünü karartmıştı. Ancak 7-8 polise yumruk sallayabilmiş, sonra da aralarında kalmıştı tabii ki...

Kimi kabadayılar, ‘‘Beni Şube'ye götürmeyeceklerini bilsem her gün bir adam öldürürüm’’ diyorlardı. Tümündeki, bu korkunun asıl nedeni dayaktı. Karakolda ya da Emniyet'te atılan bir tokat, kabadaya ağır hakaret demekti. Laf, büyük bir hızla etrafa yayılırdı:

- Polis, onu yatırmış. İndirip kaldırmışlar...

Bu sözlerle falakayı kastediyorlardı. Falakaya yatırıldığı, kum torbasıyla dövüldüğü duyulan kabadayının şöhreti bir anda sönerdi. Çünkü dayak atılması, ‘‘o kabadayının güçlü olmadığının işareti’’ sayılırdı.

O dönemde de kabadayı dediğin adamın, emniyette, adliyede ya da daha büyük bir yerlerde ‘‘arkası' olması gerekliydi. Yüksek yerlerde himaye edeni olan kabadayı hızlı yükselirdi bu alemde...

Kabadayı ne yapmaz?

Büyüğe saygı duyar, o sormadıkça söze girmez.

Kavgaya kadın ve çocuk karıştırmaz, problemini o kişiyle halleder.

Kabadayı polise, askere saygılı olur, el kaldırmaz.

Muhitini korur, kadına kıza kötü gözle bakmaz.

İçki içmeyi bilir; içince etrafı rahatsız etmez; sululuk yapmaz.

Rakibini arkadan vurmaz. Silahsıza, güçsüze, kadına silah çekmez.

Kadın ve uyuşturucu satıcılığı yapmaz, gayrimeşru işlere karışmaz.

Fakire, dula, kimsesize yardım eder.

Kabadayı, kendi işini kendi görür, tetikçi tutmaz.

Ustura Kemal en ünlüsüydü

Kabadayılar, Kurtuluş Savaşını görmezden gelmediler; derhal işgalcilere karşı saf tuttular. Dizi sayfamızın daimi çizgi romanı Üsküdarlı Ustura Kemal, bu kabadayıların en ünlüsüydü... Ustra Kemal'in yaratıcısı Haldun Sevel, eskiyi bugünle karşılaştırırken, ‘‘Kabadayılık bir tür Ahilikti...Bugün Fehim Paşalar sardı ortalığı’’ diyor.