12 Nisan 1998, Pazar




Toprak, doktor hatasını örtemedi
Ayten GÖRGÜN

Bu kez, doktor hatasını toprak örtmedi. Bu acıyı 4 yıl 13 gün 3.5 saattir çekiyorum. Yılmadım ve kazandım.’’

Bu sözler, safra kesesi ameliyatından sonra narkoz komasından çıkamayan eşi Elvan Örnek'i kaybedip, verdiği hukuk mücadelesini dört yıl sonra kazanan Emekli Yarbay Fahrettin Örnek'e ait. Bir dolu insan caydırmaya çalışsa da, ‘‘başedemezsin, yarayı kaşıma’’ deseler de Fahrettin Örnek yılmadı. Sonunda mahkeme eşinin ameliyatında anestezist olarak bulunan Anestezi Uzmanı Orhan Yıldırım ve Özel Sağlık Hastanesi yönetimini suçlu buldu; onları 985 milyon lira tazminat ödemeye mahkum etti.

Fahrettin Bey 69 yaşında. Ancak eşinin hastaneye yatırıldığı günden ölümüne, ilgili mercilere yazdığı mektuplardan onlardan aldığı ve almadığı cevaplara kadar her şeyi bir genç titizliği ile not etmiş ve toplamış. Adına ‘‘Elvan Örnek’’ verdiği kalın dosyanın kapağını ağır ağır açıyor ve gözlüklerinin altından konuşmaya başlıyor:

‘‘6 Mart 1993. Günlerden cumartesiydi... Eşimin safra kesesindeki ıstırabı başlayınca, kime, nerede, nasıl ameliyat olabilirim diye araştırdı. Doktorunu, hastanesini ve ameliyat şeklini kendi seçti. Ameliyat 16 milyon lira tutuyordu. Bileziklerini bozdurdu. İzmir Özel Sağlık Hastanesi'nde kansız denilen yöntemle ameliyat olacağını söyledi.’’

Eşinin yüksek tansiyonu olduğunu ve narkoza karşı alerjisi olduğunu belirten Fahrettin Bey, operatörü Dr. Bülent Tuğrul'un bu yüzden kendilerinden bir kardiyologtan 'ameliyat olabilir' raporunu getirmelerini istediğini söylüyor: ‘‘Ege Üniversitesi Kardiyoloji Bölümü'nde görevli Profesör Ümit Ertürk, eşimi uzun uzun muayene etti. Aynı gün ‘ameliyat olabilir' raporunu aldık ve doktora iletip ameliyat gününü aldık.’’

Müsterih olun

Dr. Bülent Tuğrul, 10 mart 1993 günü, sabah 10’u ameliyat saati olarak verir. Örnek çifti, doktora ameliyattan değil narkozdan endişe ettiklerini belirtirler. Doktor ‘‘hasta bana gelir, bana güvenir ve inanır. Ekip başı benim, müsterih olun’’ diyerek onları rahatlatmaya çalışır. Yine de rahatlamazlar. Çünkü Elvan Hanım daha önceden de birkaç ameliyat geçirmiş ve narkozdan çok zor uyanmıştır. Bu defa anestezi uzmanı Dr. Orhan Yıldırım'la konuşurlar. O da benzer sözler söyler. Elvan Hanım ameliyata alınır. Aradan 45 dakika geçer, Fahrettin Bey eşinin komaya girdiğini ve yoğunbakıma kaldırıldığını öğrenir. Koridorda koşuşturan hemşirelerin birbirlerine ‘‘doktorlar hastayı komaya sokmuş’’ dediklerini duyar. Elvan Hanım'a tanı konur: Beyin ödemine bağlı koma hali. Yoğun bakımdaki ikinci gün konsültasyon yapılır. O sırada Fahrettin Bey, Prof. Dr. Nurcan Özdamar'ın ameliyathanedekilere ‘‘Hastayı bu hale nasıl getirdiniz? Hiç vicdanınız yok mu’’ diye çıkıştığını işitir. Oğlu Yusuf, Almanya'da bir turizm fuarındadır. Hemen İzmir'e gelir, doktorlara 'ne gerekiyorsa yapalım' der ama ‘‘Oralarda yapılacak şeyi biz burada yapıyoruz’’ cevabını alır. Elvan Hanım, 16 Mart'ta hastanede hayata gözlerini yumar.

‘‘Komada altı gün kaldı. Herşeyi denediler ama beyin ödem yapmıştı. Çünkü beyin ölmüştü’’ diyor Fahrettin Bey. Gözleri doluyor: ‘‘O ölmüştü. Bunu takdir-i ilahi olarak gördüm ve kabullendim.’’ Fahrettin Bey ölümü kabullenmiş çünkü doktorlar hata yapmaz diye düşünmüş: ‘‘Zira her iki doktoru da yeterince uyarmıştık.’’

Fahrettin Bey, aylar sonra bir doktor arkadaşına rastlar. Arkadaşı olayı öğrendiğinde çok üzüldüğünü, sınıf arkadaşı olan başhekime çıktığını ‘‘insan öldürmeyi ne zaman bırakacaksınız’’ dediğini, akla sığar bir cevap alamayınca üzüntüsünün daha da arttığını söyler.

Mücadele başlıyor

Hemşirelerden ve doktor arkadaşından duydukları Fahrettin Bey'in içinde bir kuşku ateşi yakar. Konsültasyon yapan üç doktora, ameliyatı yapan operatöre ve hastane başhekimine hitaben taahhütlü beş ayrı mektup yazar: ‘‘Ölümün tanrısal mı yoksa doktor hatasıyla mı olduğuna dair beni aydınlatmalarını istedim.’’ Ama hiçbir cevap gelmez. İçindeki kuşku ateşi büyür, işi adliyeye intikal ettirmeyi kararlaştırır.

Fahrettin Bey, doktorlarle ilgili dosyayı sehpaya bırakıp, hukukla ilgili olan kalın karton dosyayı eline alıyor: ‘‘9 Ağustos 1993 günü hukuk mahkemesine manevi tazminat için dava açtım... Dr. Bülent Tuğrul beni telefonla aradı. Görüşecek birşey yok, artık mahkemede görüşürüz dediysem de ısrar etti, görüştük.’’

Fahrettin Bey, doktoru evine davet eder. Aile albümlerini gösterir ona. Doktor: ‘‘Ben ameliyatı yapıyordum. Cerrahla anestezist arasında ince bir perde vardır. Olanı biteni görmem. Ameliyat esnasında hastanın kalbinin durduğunu farkettim. 'Orhan Bey!' diye seslendiğimde cihazın başında yoktu.’’ Bu sözlerden sonra Fahrettin Bey'e ‘‘gel bunu aramızda halledelim’’ diye ekler.

Ne korkuyorsunuz

Fahrettin Bey öfkelenir. ‘‘Korkuyor musun’’ diye sorar doktora. ‘‘Hayır.’’ Fahrettin Bey ‘‘Madem sorun yok ne korkuyorsun? Ben karımın ölümüne neden olan insanı arıyorum. Niye arıyorum, çünkü başka insanları da öldürmemeleri için arıyorum.’’

Bu tatsız görüşmeden sonra Fahrettin Bey bu işin peşini bırakmamaya yemin eder. Mahkemeyi mektup bombardımanına tutar. Sonunda İzmir 13. Asliye Hukuk Mahkemesi'nde duruşma başlar. Elvan Örnek'e ameliyata girmesinde sakınca bulunmadığını belirten, raporu veren ve hastayı komaya girdikten sonra gören Kardiyolog Prof. Dr. Ümit Ertürk, beyin cerrahı Prof. Dr. Nurcan Özdamar ve serbest hekim Nörolog Aykut Özkavruk tanık olarak dinlenir. Hepsinin de ifadesi aynıdır: ‘‘Kalp ameliyat esnasında durmuştu. Hastayı ameliyattan çıktıktan sonra gördük. Gerekli tedavi yapılmıştı, başka tedaviye gerek kalmamıştı. Beyin ödeminin pek çok nedeni vardır.’’

Fahrettin Bey bu ifadelerin doğru olduğunu kabul ediyor ama kalbin durmasından anestezistin sorumlu olduğunu bildikleri halde bunu mahkemede söylememelerinde bir çelişki olduğunu düşünüyor: ‘‘Sokaktaki adamın kalbi duruyor, tekrar çalıştırıyorlar. En iyi hastanede, en iyi teçhizatın olduğu bir ortamda kalp zamanında çalıştırılmıyor. Bu yüzden beyne oksijen gitmiyor, hasta bitkisel hayata giriyor. Üstelik Dr. Bülent, ameliyattan önce herşey benim sorumluluğumda diyor ama yanında sabıkalı bir anestezist çalıştırıyor.’’

Fahrettin Bey için bundan sonraki dört yıl için hayat dilekçeler ve raporlarla mahkeme mahkeme dolaşmaktan ibaret. İzmir Cumhuriyet Savcılığı'na verdiği 7.7.1993 tarihli suç duyurusuna savcılık bir buçuk yıl sonra 28.3.1995 tarihinde takipsizlik kararı veriyor. Fahrettin Bey yılmıyor, Karşıyaka Ağır Ceza Mahkemesi'nde bu takipsizlik kararını itiraz ediyor. Ancak, bu mahkeme savcılığın kararına uyuyor. Savcılık da dosyayı Ankara'daki Yüksek Tıp Şurası'na sevk ediyor. Şuradan Fahrettin Bey'e 25.11.1994 tarihinde doktorları kusursuz bulan bir rapor geliyor.

Fahrettin Bey, bu defa İzmir Tabibler Odası ve Türk Tabibleri Birliği'ne başvurur. Dünya Sağlık Örgütü'nü de ihmal etmez. Yalnız İzmir Tabibler Odası'ndan yanıt gelir. 15 gün gibi kısa bir gün içinde İzmir Tabibler Odası 'bu kabil olaylar her zaman olabilir' türünden garip bir yanıt vermiştir. Bunun üzerine Fahrettin Bey 1993'den 1996'ya tatminkar bir cevap alabilmek için Oda'ya yazar durur. Sonra bırakır.

Neyse ki 4.8.1993 tarihli I. Sulh Hukuk Mahkemesi bilirkişi raporu, kusurluların hangi merci tarafından tespit edileceğini söyleyerek Fahrettin Örnek'in imdadına yetişir: ‘‘Otopsi yapılmadan Elvan Örnek'in ölümü hakkında beyanda bulunmak sakıncalı olmakla beraber, hastane evrakı arasında bulunan 10.3.93 tarihli klinik muayene ve ameliyat notundaki bulgulara göre, hastada ameliyat sonrası bilinmeyen bir nedenle kardiyak arrest gelişiyor. Derhal müdahale yapılıyor. Ardından koroner yoğun bakıma kaldırılarak yaşam destek cihazına bağlandığı, bilahare altı gün sonra öldüğü anlaşılmakta. Beyin ödemi sonucu olmuş olabileceği kanaatine varıldığına, ancak bu hususta kesin neticenin İstanbul Adli Tıp Kurumu ilgili İhtisas Dairesi'nin almasının uygun olacağını takdir, mütalaa ve tespit raporu saygı ile sunulur.’’

Adli Tıp olayı çözüyor

Ve sonunda Adli Tıp 5. İhtisas Kurulu ile Adli Tıp Genel Kurulu da davalıları oy birliği ile kusurlu bulur: ‘‘Ameliyat ve anestezi öncesi rutin olarak yapılması gereken kalp elektrografisi, akciğer grafisi ve dahiliye konsültasyonu bulunmadığı, 10.3.1993 günü laboratuvar gününde ve müşahade evraklarında şeker bulgusunun 280 mg. olduğu, kişinin yüksek tansiyon nedeniyle ilaç kullandığı, bu tür ilaçların anestezi öncesi en az 24 saat önce kesilmesinin gerektiği gözönüne alınarak, bahsi geçilen davalıların sorumluluğu bulunduğu oy birliği ile karar verildi.’’

Adli Tıp Genel Kurulu davalıları suçlu bulunca mahkeme kusuru kabul eder. Fahrettin Bey mahkemede yine aynı sözleri söyler: ‘‘Suçluyu arıyorum ve cezasının verilmesini istiyorum.’’

Fahrettin Bey, İzmir Tabib Odası'nın doktorları kusursuz bulan raporuna, Dünya Sağlık Örgütü ve Türk Tabipleri Birliği'nden halen alamadığı yanıtlara, Şura'nın verdiği olumsuz karara, savcılığın doktorları aklamasına rağmen davayı dört yıl sonra kazanır. Dr. Bülent Tuğrul'un beraat ettiği davada mahkeme, Anestezi Uzmanı Orhan Yıldırım ve Özel Sağlık Hastanesi yönetimini suçlu bulur ve onları 985 milyon lira tazminat ödemeye mahkum eder. Ceza davası ise henüz sonuçlanmış değil. Fahrettin Bey, kalın dosyasının kapağını kapatmadan önce ‘‘29 Mayıs sabah saat 10'da 13. Asliye Ceza Mahkemesi'nde ceza davamız var’’ diyor. Daha önce de bir iki ölüm vakasına sebep olduğu öne sürülen anestezi uzmanı Orhan Yıldırım'a gelince, geçtiğimiz günlerde hastane işine son vermiş.

Hiç de yorgun değilim

Hayrettin Örnek, eşinin vasiyetine uyarak evindeki kitapları Aliağa Belediye Kütüphanesi'ne ‘‘Elvan Örnek'in armağanıdır’’ diye mühürleyerek bağışladı. Davalılardan alacağı paraya gelince: ‘‘1 milyar liraya dört yıl önce bir derslik yaptırabilirdim.

Ama olmadı’’ diyor.

Dört yıllık hukuk mücadelesi ona 500 milyon liraya mal olmuş. Üstelik savunma avukatlarından ‘‘para kazanmak için eşinin ölüsünün arkasına sığındı’’, ‘‘karısı öldü arkasından evlendi’’ gibi suçlamalarla da karşılaşmış. Ama bunlara aldırmıyor: ‘‘Olay başıma geldiğinde 64 yaşındaydım. Yarın bugün 25 yaşında genç bir delikanlı eşi ölüp iki çocuğuyla bir başına kalmasın diye mücadele ediyorum. Suç cezasız kalmamalı.’’

Genellikle böyle uzun soluklu bir mücadeleden sonra insan bitap kalır. Ama Fahrettin Bey ‘‘Kesinlikle hayır!’’ diyor. ‘‘Yalnız cevapsız bırakılan mektuplar yordu beni. O ilk yazdığım beş kişiden hiç olmazsa biri '61 yaşındaydı. Yüksek tansiyonu vardı. Doktorların kusuru yoktu' deseydi belki de yetecekti, vazgeçerdim.’’