
Murat BARDAKÇI
Son günlerde ‘‘İstanbul Boğazı'na üçüncü bir köprün mü yoksa tünel mi yapalım’’ diye tartışıyoruz... Bu tartışma aslında yeni değil, yaklaşık 100 sene öncesine dayanan bir kararsızığın devamı.
Osmanlı arşiv belgelerine bakarsanız, Boğaz'a bir köprü yapılması projelerinin hazırlanması 1878 Osmanlı-Rus Savaşı'na kadar gidiyor. Ancak projenin dört başı mamur bir şekilde çizilerek Sultan Abdülhamid'in önüne çıkartılması, ancak 1900 yılının Kasım'ında gerçekleşir. Boğaziçi Şimendifer Kumpanyası'nın o tarihten kısa bir müddet önce açılmış olan İstanbul-Bağdat Demiryolu'nu tamamlayıcı bir geçit olarak düşünüp teklif ettiği ve ‘‘Hamid Köprüsü’’ demek olan ‘‘Cisr-i Hamidi’’ adını verdiği bu proje, Osmanlı mühendislik tarihinin ilk Boğaz köprüsü çalışması olarak kabul edilir.
Bugün Fatih Sultan Mehmed Köprüsü'nün bulunduğu yerde, yani Boğaz'ın Rumeli ve Anadolu Hisarları arasındaki en dar bölümünde yapılması planlanan inşaat, 600 metrelik bir asma köprü olarak düşünülür. Sultan Abdülhamid'e Pers Kralı Darius'un Milâttan önce 500 yılında tam 800 bin askerini geçirdiği ilk seyyar boğaz köprüsü hatırlatılır ve ‘‘Hamid Köprüsü’’nün yapılmasıyla Osmanlı İmparatorluğu'nun iki kıt'ayı devamlı şekilde birleştiren ilk devlet olacağı söylenir. Projeyi, Bağdad demiryolunun işletmesini yürüten Almanlar yaparlar. Köprü, o dönem Osmanlı ve Avrupa mimarisinde etkili olan Magrip üslubuna göre inşa edilecek ve her iki ayağın uzun minareli mermer kubbeleri arasına çelik halatlar gerilecektir. Projede güvenlik için birçok gözetleme kuleleri ve ne işe yarayacağı bir türlü anlaşılamayan çan kuleleri vardır. Köprü, Magrib üslubu mimarinin yanısıra Selçuklu tarzı kubbe süslemeleri ve 16-17. yüzyıl Osmanlı çinileriyle süslenecektir ve Alman mimarlar hükümdara ‘‘Ortaya çıkacak eser, Osmanlı Padişahı ve İslam Halifesi olan Abdülhamid'in gücünü cümle âleme ilân edecektir’’ demektedirler.
Çok sayıda lambayla aydınlatılacak olan, üzerine demiryolunun yanısıra birkaç şeritli bir başka yolun daha yapılmasının planlanmış olduğu proje daha bir sonuca ulaşmadan, Abdülhamid'e bu defa da bir tünel projesi sunulur. Amerikalı üç mühendisin, Frederic Strom, Frank Lindman ve John Hillikar'ın imzalarını taşıyan projeye göre Sarayburnu'yla Salacak arasına 16 ayak üzerine oturtulacak olan büyük bir boru şeklinde bir denizaltı demiryolu tüneli inşa edilecektir. Bir lokomotifin çekeceği iki yolcu ve bir de yük vagonu tünelde devamlı sefer halinde bulunacak ve Avrupa'yla Ortadoğu arasındaki ulaşım böylece kesintisiz hale gelmiş olacaktır.
Gerek köprü, gerekse tünel projeleri iki sebepten dolayı hayata geçirilemez: İlki Sultan Abdülhamid'in tereddüdüyle vesvesesi, ikincisi ise projeye finansman bulunamaması... Osmanlı Devleti'nin çektiği ağır mali sıkıntı projelerin hayata geçirilmesine izin vermemiş ve Asya'yla Avrupa'yı birleştirme hayali iştebu yüzden üç çeyrek asır sonraya kalmıştır...
Reşat Ekrem'ingiyim kuşam sözlüğü
Tozluk
Pantalondan önceki eski erkek kıyafetinde kısa diz çakşırı kullananların veya papuçlarını çorapsız ve yalın ayakla giyenlerin bacaklarının kirlenmemesi için baldırlarına geçirdikleri kumaş parçasına denirdi. Çuhadan, kadifeden yapılır; üstü ekseriya sırmayla işlenir ve iki çeşit olurdu: Biri diz kapağından ayak bileğine kadar iner, ayağın incik kemikleri ile papuç içindeki kısmı tozluğun dışında kalırdı. Diğer çeşit tozluğun paçalarında ise biri topuğu, diğeri ayak üstünü örterek kapatmaya yarayan yaprak şeklinde iki parça bulunurdu. Poturun özelliği de bacağı çevreleyerek ayağın incik kemiklerine kadar inen paçalarının tozluk kesiminde iki yapraklı oluşu ve topukla ayak üstünü örtmesiydi.
İftar yemekleri
Kestaneli hindi
Hindi temizlenir, ütülenir, ayakları sicimle göğsünün üzerine yerleştirilir. Yağlanıp tencereye konur, sade yağ, tuz, biber ilâvesiyle çevrilerek kızartılır, su, havuç, kereviz ve soğan konur. Üzerine defne yaprağı da yerleştirilerek 1,5 saat kadar pişirilir. Tencereden çıkartılır, suyu süzülür ve yarım bardak suda ezilmiş patates unu hindinin suyuna ilâve edilip bir taşım kaynatılır. Kabukları çizilip yıkanmış kestaneler 20 dakika kadar kızgın fırında bırakıldıktan sonra ayıklanır, hindinin sosuna ilâve edilir ve yarım saat kadar pişirilir. Hindirosto şeklinde kesilir, şekli bozulmadan servis tabağına konur ve sosu da üzerine dökülür.
Hattın ustaları
Mehmed Said Dedezade
İstanbulluydu. Şeyhülislam Feyzullah Efendi'nin damadı olan Rumeli kazaskerliğinden ayrılma Seyyid Mehmed Dede'nin kızının oğlu olduğu için ‘‘Dedezade’’ diye tanınırdı. Talik yazıyı Kâtipzade Mehmed Refi' Efendi'nin icazetli talebelerinden İsmail Refik Efendi'den öğrendi. Üç dil bilirdi ve birçok talebesi vardı. Türk hattının en büyük isimlerinden olan Esad Yesari, Dedezade Mehmed Said'in talebesiydi. 1759'da öldü ve Emir Buhari tekkesi karşısına defnedildi.
Tarihin tuhaflıkları
Kadın düşmanı
Osmanlı hükümdarlarından üçüncü Osman, tarihin en meşhur kadın düşmanlarından biriydi. Haremde gezdiği sırada kadınlarla karşılaşmamak için gayet iri gümüş kabaralı ayakkabılar giyerdi. Daha önceden kendilerine talimat verilmiş olan kadınlar hükümdarın ayak seslerini işittikleri anda onun geçeceği yolları derhal boşaltır ve ilk buldukları yere sığınarak hükümdarın gözünden kaçarlardı.
Abdulbaki Gölpınarlı
Râbıta nedir?
Arapça bağlantı, bağlantı vâsıtası anlamına gelir. Tasavvufta dervişin zikrederken, ibadet ederken, gönlünden dünyayı, dünyaya ait herşeyi çıkarıp kalbini arıtmak için gözleri kapalı olarak şeyhini gönül gözüne getirmesi, ona kalbini bağlaması demektir. Derviş rabıtayla gönlünü mürşidine, onun vasıtasıyla Hazret-i Peygamber'e ve o vesileyle de Allah'a bağlamış, Hak'tan başka herşeyden arınmış olur. Râbıta dolayısıyla da Arabistan'da, bilhassa Magrib illerindeki dervişe ‘‘Murâbıt- bağlantı kuran, bağlanmış olan’’; tekkeye de ‘‘Rıbât-bağlanılacak yer’’ denir. Melâmet erbâbı ‘‘Râbıta’’ya ‘‘Gönül beklemek’’ derler ve zamânın kutbuna gönüllerini vermek, bu suretle de dünyevi şeylerden arınmak yolunu tutarlar. Rabıtaya en fazla önem verenler, Nakş-bendilerdir.
Büyük sözler
Varlık yüzünden, Hak yakınlığını bilmez oldun. O sebepten zulüm ve cahillik eder oldun.
Cehalet ve zulümdem kurtuldun, sana verilmiş olan emanete vâkıf oldun. Zulmünde dolayı bilmezlik içine düşmüştün. O sebepten, adın ‘‘kesret ehli’’ oldu. Kesret ehli zulmetmekte olan kişiler olduğundan bütün ilimlerin esrarı onlardan saklı tutuldu. Vahdet ehli de âlim olan fakat bütün kesretlere gelince câhil olan kişiler oldu. Kesret ehli olanlarcennetle cehennem arasındadırlar, berzah ehlidirler. Vahdet ehli olmuşlar ise vahdet;dirler.
Vahdet ehli, Hakk'ın ârifleri olurlar. Kesret ehli, Hakk'ı bilmezlerden olurlar. Vahdet ehli Hüda'dan nasıl kopabilirler? Kesret ehli ise Hüda'ya nereden vâsıl olabilirler?
Abdülkadir-i Belhi'nin ‘‘Künuz'ül-Arifin’’inden